|   | 
  • Cevahir Kadri

    Desem ki

    Desem ki bu dünya yalandır; bilmem inanır mısın yoksa inanmaz mısın? Dünya elbette bir gerçek olarak önümüzde duruyor ve biz o gerçeğin, gerçekliğin içinde hayatımızı sürdürmeye çalışıyoruz. O hâlde neden dünyaya “yalan” izafe edilmiş. Dünyanın yalanla bu “iltisaklı” olma hâli nedir?Ona neden “Yalan dünya her şey bomboş” dizesinde veya Neşet Ertaş Usta’mızın “Ah yalan dünyada yalan dünyada

    Yalandan yüzüme gülen dünyada” türkü sözlerinde olduğu gibi“yalan dünya” denmiştir?

     

    Zaman, dünya ve anlam kavramları birbirine bağlıdır veasla birbirinden ayrı düşünülemez. Her mekânın kendine özgü bir zaman kavramıyla iç içe olduğu gerçeğini anlamamız lâzım. Zaman kavramını en genel anlamyla saat, dakika, saniye ve salise gibi büyükten küçüğe kısalan bir zaman dilimleri ile anlatıyoruz. Daha da genelleştirirsek bunu gün, hafta, ay, yıl, asır, milenyum gibi daha geniş zaman dilimlerine doğru bir yol da izleyebiliriz.

     

    Uzayda zaman var mıdır bilemiyorum ama -Var ise de bu dünya saatiyle aynı olmadığı muhakkak.- zamanın çabuk geçmesi, yaşanan bunca zamanın hiç yaşanmamış gibi olması sebebiyle dünyaya “yalan”ı izafe ediyor, onunla bağdaştırıyoruz.

     

    Esasen zamanın çabuk geçmesi ya da geçmek nedir bilmemesi nesnel bir gerçeklik değildir; kimine göre hızlı hızlı akıp geçerken zaman kimine göre de asla geçmek nedir bilmemektedir. Bu, tamamen kişilerin içinde bulundukları “hâl” ile alakalı bir durumdur. Mutlu zaman diliminde yaşanan zaman daha çabuk geçer, hiç yaşanmamış gibidir. Ama mutsuz, dertli tasalı bir hâl üzere seyreden bir ömürde zaman inadı tutmuş at gibidir; yürümek nedir bilmez.Dertli olanı anlamak için biraz da dertlenmek gerek, bunu bilirim. Atalarımız boşuna dememiş, tok açın halinden anlamaz diye. Mizahları ile ünü dünyayı tutmuş bilgemiz Nasreddin Hoca’mızdan bir fıkra paylaşmanın tam zamanı. Fıkralar da olmasa hayatımız zindandan çıkmayacak bir türlü.

     

    Nasreddin Hoca bir yaz gecesi damda yatarken, artık ne olduysa olmuş, damdan aşağı düşüvermiş. Gürültü patırtı derken, Hoca’nın başına toplanmışlar. İçlerinden biri:“Hocam, hâlin nicedir; ne yapalım?” deyince Nasreddin Hoca’mız asırlar öncesinden asırlar sonrasına kulaklara küpe olacak o tarihî sözünü söyler: “Tez,” demiş, “Bana damdan düşen birini getirin. Hâlimden ancak o anlar!” Nasreddin Hoca’mız ne kadar da haklı, “damdan düşen birini” aramakla. Çünkü hâl nedir bilmiyoruz. Gözlerimiz hep yukarılarda, eldekileri beğendiğimiz yok. Bin bir şükür gerektirirken elimizdeki nimetler, hep bir yukarıdakini gözümüze kestirdiğimizden elimizdekilerin indimizde, yanı aklımızda ve gönlümüzde zerre kıymeti yok. Öyle mi olmalıydı hâlbuki? Evren’in sahibi öyle mi buyurmuştu, “Şükrederseniz, nimetlerimi ziyadeleştiririm.” (İbrahim; 7) buyurmamış mıydı?

     

    Desem ki mutlu olmanın peşindesin, hep öyleyiz. Ama mutlu olmanın çarelerini, gereklerini yerine getiriyor muyuz? Getirmiyorsak, ne kadar samimiyiz bu isteğimizde? Dedim ya gözümüz hep yukarılarda… Ayaklarımızı yorganımıza göre uzatmayı çoktan unutmuşuz. Şu soğuk kış gecelerinde elimiz ayağımız hep açıkta; gönlümüz tir tir titremekte. Gönlümüzü titreten kışın ayazları mıdır, yoksa insanlar arasında iken kalabalıklar arasında yalnızlaşan insanlığımız mı?

     

    Desem ki insanımız hepten uzaklaşmadı insanlığından. Hayat olumsuzluklarla çepeçevre sarsa da bizi. Hayatta iyilikler, güzellikler var aslında dizi dizi. Gözlerimizi TV’lerdeki dizilerden alabilirsek insanlığın merkezinde bulabileceğiz kendimizi.

     

    Geçenlerde bir haber izledim, okudum. Belki sizler de okumuş, haberdar olmuşsunuzdur bahsedeceğim olaydan. İstanbulBeykoz’da bir kuyuya düşen köpeğin kurtarılması için itfaiyecilerimizle beraber seferber olan halkımız, öğrenciler bu davranışıyla her türlü takdiri hak ediyorlar. Çünkü bu seferberliğin neticesinde o derin kuyudan çıkarılan hayvancağızın hayatta kalması sağlandı. Bu güzellikleri bir de insan hemcinsine yapabilse, keşke! Ah, keşke!

     

    Tam da burada Cahit Sıtkı’yı anmak gerek; “Desem ki” demişti Cahit, “vakitlerden bir nisan akşamıdır,” Belki henüz değil vakitlerimiz, akşamlardan bir nisan akşamı ama her zaman söylenebilecek, dile gönle yatkın, gönülden kopup gelen bir seslenişin somutlaşmış şekli: “Desem ki”. Dahası

    Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor,

    Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini,

    Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim,

    Senden kopardım çiçeklerin en solmazını,

    Toprakların en bereketlisini sende sürdüm,

    Sende tattım yemişlerin cümlesini.” diyebilmek gibi bir nimet az bir şey mi? Az bir şey mi sağlıklı ve özgür bir şeklide şehrin caddelerinin bir başından bir başına, mevsimin kış mı yaz mı, bahar mı güz mü, havanın sıcak mı ayaz mı olduğuna bakmadan adım adım yürümek, yürüyebilmek… az bir şey mi?

     

    Desem ki sofralarımızda “dünya nimetleri” olmasa çeşit çeşit, her gün acılar içinde kıvranan uzak ülkelerdeki insanların acılı hayatlarına karşı sessiz ve sükûn bir hayatımızın olması az bir şey mi? Şükredilmeye değer bir hayat, şükredilmeye muhtaç bir nimet değil mi?

     

    Desem ki Turgut Uyar gibi Göğe Bakma Durağı’nda durup sevdiğimize şöyle “Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum.” diyebilmek büyük bahtiyarlık. Sonra da yönümüzü, bakışımızı, düşünüş tabyamızı göklerden alıp gökler ötesi âlemlere taşıyarak sayısını saymaya bir türlü muvaffak olamayacağımız yıldızlara bakıp “Ey insan alâ külli hâl öleceksin!” ikazını nefsimize söyleyip hazırlığımızı, ebedî hayatı şimdiden temin etmenin yoluna bak! Sana ebedî bir hayat nimeti takdim edecek olan Zât’ın (c.c.) rızasına ermeye, onu kazanmaya bak! Desem ki bir işe yarar mı bu sözüm?

     

    Desem ki değil, diyelim ki hep birlikte ey hayat sende türlü türlü nimetler var. Bu nimetlerin en büyüğü sağlığımız ve özgürlüğümüz. Bu iki nimet var oldukça diğer varlıklara erişmek, -nasipse- pek mümkündür. Onun için bu nimetin kadrini ve kıymetini bilelim; onun bir gereği olarak şükrümüzü eda edelim. Bunu da hem söylemlerimiz hem de eylemlerimizle ortaya koyalım. Komşumuzla, arkadaşlarımızla, dostlarımızla haberleşip hâl ve hatırlarını sorarak. Arayalım ve soralım. Bak Cumhuriyet döneminin en etkin Millî Eğitim Bakanlarımızdan Hasan Ali Yücel ne diyor:

     

    İnsan insana benzer uyarsa kaderleri,

    Candan kardeş olurlar birlikse kederleri.”

     

    Kederini kederimiz bilerek, acısını acımız; kıvancını kıvancımız. Hiçimse kalmasın kalabalıklar içinde yapayalnız. İşte o zaman hiç kimse kalmaz kalabalıklar içinde yapayalnız ve çaresiz.

     

    Desem ki bir akla, bir gönle girer mi bu aslında çok kısa olan servi edalı sözlerimiz. Yazmakla ettiğim şu duamın bir karşılığının olacağına inanıyorum. Çünkü şu Evrende kaybolmaz hiçbir şey. Ben benden sorumluyum, ben benden. Hey, hey hey!

Kar360.com Kayseri-Türkiye ve Dünya gündemini takip edebileceğiniz, İnteraktif bir haber sitesidir. Yazılım ve Tasarım hizmeti www.tahamedya.com tarafından yapılmıştır.