|   | 
  • Cevahir Kadri

    Dindar, Sivil, Demokrat

    Her insan biriciktir elbette. Onu diğer insanlardan ayıran belirgin özellikleri vardır. Bu özellikler onun diğer insanlar arasında kolayca ayırt edilmesini sağlar.

     

    Hayatımızı, Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi vesellem) “Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolursunuz.” hadisi şerifi ile şekillendirebilmek çok önemlidir. Bu, ibadet hayatımızı süslediği gibi dünya hayatımıza da şekil vermelidir.

     

    29 Ekim 1923 tarihinde TBMM tarafından ilân edilen Cumhuriyetimizin ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra da devletimizin en önemli makamı hem halkımız hem de devletimiz için büyük bir öneme sahiptir.

     

    Cumhuriyetin farklı dönemlerinde yer yer halkın dinî inançları ve gelenek, görenekleriyle çelişen uygulamalar ve açıklamalar yaşanmış, bu durum da halkın kendini biraz da ötelenmiş ve sahipsiz hissetmesine sebep olmuştur.

     

    Zaman zaman ideolojik kavgaların yaşanması, devletin belli bir siyasi görüş istikametinde şekillenmesi bunun âdeta tuzu biberi olmuştur. Halk uzun yıllar yaşanan bu olumsuzluklar sebebiyle, bazı kavramlara âdeta susamıştır. Yakın tarihimizle ilgili yaşanan şu anekdot ne kadar da anlamlıdır:

     

    Hülasatü’l-Beyan Fi Tefsiri’l-Kur’anadlı 15 ciltlik muhteşem tefsirin müellifi Konyalı Mehmet Vehbi Efendi’nin oğlu Fevzi Bey (Çelik) CHP Konya İl Başkanı olduğu sıralarda 2. Cumhurbaşkanı İnönü Konya’ya gelerek halka hitap eder. Konya, Anadolu’nun “muhafazakâr” özelliğiyle tanınmış önemli illerindendir. İnönü’nün halka hitabıyla ilgili yaşanan bir durumu Ali Ulvî Kurucu hatıralarında şöyle dile getirir: “Konya’ya bir gelişinde İnönü, halka hitaben yapacağı konuşmayı hazırlarken Fevzi Çelik ona şöyle der:

    - Paşam, Konya’da uzun konuşmaya lüzum yoktur. Konyalıyı bir kelime ile kazanabiliriz.

    - Nedir o kelime Fevzi Bey?

    - Paşam Konyalıya Allah deyin yeter…

    Ertesi gün Paşa konuşmasını yapmış. Fevzi Çelik, akşam olunca Paşa’ya;

    - Efendim, Allah demedeniz? deyince;

    - Allah’a ısmarladık, dedim ya Fevzi Bey!…

    ***

    Evet, inşamız inandığı diniyle ilgili olarak yöneticilerinden bir kelime ile bile olsa birtakım sözler duymak istemektedir. Halkımız yer yer dinin emirlerini tam olarak yaşayamasa da yöneticilerinin dindar olmasını hep istemiştir.

     

    Vefatından sonra halkın büyük bir katılımla kendisini ebediyete uğurladığı cenaze töreninde üç döviz dikkatlerden kaçmaz: “Dindar Cumhurbaşkanı”, “Demokrat Cumhurbaşkanı”, “Sivil Cumhurbaşkanı”

     

    Gerek bürokratlığı gerek Başbakanlığı gerekse Cumhurbaşkanlığı döneminde Turgut Özal’ın üzerinde durduğu üç şey vardı: Din ve vicdan hürriyeti, düşünce ve ifade hürriyeti ve teşebbüs hürriyeti.

     

    Turgut Özal, gerçekten hayatı boyunca hep bu üç özgürlük üzerinde durmuş ve bu çizgisinden asla taviz vermemiştir. Zaman zaman bürokrasinin katı kuralları ile karşılaşmışsa da bu özgürlüklerden ödün vermeden karşılaştığı engelleri bir şekilde aşmayı başarabilmiştir. Başbakan olarak hacca gitmesi o dönemde çok tartışılmıştır.

     

    Anadolu’nun yiğit mi yiğit evlatlarından, alperenlerinden BBP Kurucusu Ve Lideri, merhum Muhsin Yazıcıoğlu Özal’ı şöyle anlatır:

    Artık dindar bir cumhurbaşkanı vardır. Orada milletin inançlarını bildiğini gösteren, en azından milletin değerlerine saygı gösterdiğini ifade eden ara sıra namaza gittiğini milletin gördüğü, cuma namazlarında kendi içinde herhangi bir vatandaş gibi karşılaştığı bir Cumhurbaşkanına sahip olmak, buna ulaşmış olmak milletimizde bir büyük heyecan meydana getirmiştir.”

     

    Turgut Özal, farklı görüşteki insanların bir arada yaşayabileceğini, farklı görüşlere saygılı davranmanın gereği hep savunmuş, kurmuş olduğu Anavatan Partisi de zaten “dört eğilim” yanidemokratik sol, liberal sağ, milliyetçi sağ ve İslami sağ düşüncedeki bürokratların bir araya getirilmesi ile kurulmuş âdeta bir düşünce koalisyonundan ibaretti. Bu, biraz da 12 Eylül şartlarının tabii bir sonucunu da yansıtmaktadır. Çünkü halk 12 Eylül öncesinin kısır siyasi çekişmelerinden büyük zarar görmüş, bir arada yaşamanın güzelliklerine hasret kalmıştı. Bu sebeple, 12 Eylül Darbesi’nden sonra demokratik hayata geçişin ilk seçimlerinde halk Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in çeşitli illerde ayet hadisli konuşmalarında desteklediği MDP’ye değil de sivil ve kendisine yakın bulduğu, dört farklı görüşlerin bir arada barındığı Anavatan Partisi’ni iktidara taşımıştı. Özal, parti kurmadan önce de toplumun tanıdığı bir isimdi zaten. Çünkü, 12 Eylül Darbesi ile kurulan Bülent Ulusu Hükumetinde ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı idi.

     

    Özal, bürokratlığı, başbakanlığı ve cumhurbaşkanlığı döneminde âdeta “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!” anlayışının farklı bir yansıması olarak devletin insan için, halkı için var olduğu düşüncesini hep savunmuş, politikalarını buna göre belirlemiştir. Özal, Nisan 1979 yılında Kalkınmada Yeni Görüşün Esasları başlıklı tebliğinde “Güçlü devlet, memurları az; fakat kabiliyetli ve seçkin kimselerden müteşekkil devlettir. Güçlü devlet, harcamaları hak ölçüler içerisinde; fakat hazinesi dolu olan devlettir. Devlet mabut ve baba değildir. Devlet bir istihdam kapısı da değildir. Aslolan devletin zenginliği sonucu milletin zenginliği değil, milletin zenginliği sonucu devletin zengin olmasıdır.” demektedir. Burada dikkat edilmesi gereken üç husus var ki hayati önemi haizdir: Bunlardan birinci devletin “baba” olması düşüncesinden vazgeçilmesi, devletin istihdam kapısı olmadığının vurgulanması diğeri de milletin zenginliğinin esas alınmasıdır.

     

    Devletin “baba” olarak görülmemesi aynı zamanda vatandaşların, bireylerin başka bireylerin özgürlükleriyle çevrilen bir alanda özgür kılınması vardı ki bu çok önemlidir. Bu, aslında düşünce ve inanç hürriyetinin bir başka yansımasından başka bir şey değildir.

     

    Devletin istihdam kapısı olarak görülmesinden vazgeçilmesi ise teşebbüs hürriyetinin önünün açılmasıdır. Hür teşebbüs sayesinde halkımız kendi yatırımlarını gerçekleştirecek devlete ekonomik yönden bağımlı olmaktan kurtulacak, böylelikle kişi başına düşen millî gelirimiz de artacaktır. Bu düşünce ve ifade hürriyeti ile beraber giden bir özgürlük alanını da ortaya koymaktadır.

     

    Milletin zenginliğinin esas alınması önemlidir. İnsan yaşamazsa devlet yaşamaz; nihayetinden devlet dediğimiz yapı, vatandaşlarının belli bir sistem dahilinde bir arada yaşama sözleşmesinden başka bir şey değildir. Kabul ettiği o sözleşme çerçevesinde mutlu olmayacaksa devletini nasıl yaşatsın?

     

    Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan, hukuki olarak “vatandaş” kavramı ile hakkını hukukunu anayasal güvence altına alan, din ve vicdan hürriyeti, düşünce ve ifade hürriyeti, teşebbüs hürriyeti ile geleceğe yürüme iradesini gösterebilen halk gerçek anlamda mutludur, müreffehtir.

     

    İşte, vefatının 24. Yılında rahmet ve minnetle andığımız 8. Cumhurbaşkanımız Turgut Özal, bu üç hürriyeti hayatının her devresinde savunmuştur ve bundan dolayı da milletimiz onu bağrına basmıştır. Yukarıda da belirttiğimiz üzere halk Özal’da kendisini bulmuştur. Halkımız onu üç kelimeyle zihnine ve kalbine yerleştirmiştir: sivil, dindar, demokrat!..

     

    Hayatını boyunca devletini ve milletini, devletler ve milletler arasında en üst seviyeye çıkaracak en azından onlarla siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel vs. bütün alanlarda mücadele ve rekabet edebilecek seviyeye gelmesi yönün büyük hizmetler içerisinde bulunmuştur. Milletimizim din ve vicdan hürriyeti, düşünce ve ifade hürriyeti, teşebbüs hürriyeti ile hayatını devam ettirebildiği takdirde 21. Asrın Türk asrı olacağı müjdesini veren Turgut Özal, vefatının üzerinden çeyrek asra yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen hem özgürlükler hem ekonomi hem de devlet yönetimi açısından eksikliğini fazlasıyla hissettirmiştir. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun. Âmin.

Kar360.com Kayseri-Türkiye ve Dünya gündemini takip edebileceğiniz, İnteraktif bir haber sitesidir. Yazılım ve Tasarım hizmeti www.tahamedya.com tarafından yapılmıştır.