|   | 
  • Cevahir Kadri

    Hakikate Kapı Aralamak

    Geçen haftaki yazımızda devlet ve hükûmet kavramlarının anlam katmanlarına değinmiş ve bu iki kavramın birbirinden çok farklı anlamlara geldiğini söylemiş, iki kavramı eşitleyenlerin büyük bir psikolojik algı çalışması içerisinde olduğunu ifade etmiştik.

     

    Hiç şüphesiz ki devlet, toplumu yönetme sistemi olarak tüzel kişiliğe sahip manevi yani soyut bir varlık ve kavram. O devletin aldığı kararlar çerçevesinde hayatını devam ettiren insan ise somut. Somut olan insan, kendi akıl ve iradesiyle meydana getirdiği soyut devletin gücünün bazen yanlış yerde kullanılması ile hayatı altüst olabilmektedir. Bunda, devlet erkini/gücünü elinde bulunduran seçilmişlerin, atanmışların devletin gücünü kendi güçleri zannına kapılarak içindeki, insanlara hâkim olma düşünce ve psikolojisini hayata geçirmelerinin payı büyüktür.

     

    Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Daha doğrusu hiç de söylendiği ve gösterildiği gibi değildir. Olaylara bakışımız onları değerlendiriş biçimimiz bizim aklımızı, irademizi ne ölçüde kullandığımızı ve kullanmadığımızı; akıl ve irade nimetinin şükrünü ne seviyede eda ettiğimizi veya etmediğimizi ortaya koyar. 

     

    Zamanın akışı içerisinde türlü hadiselerle karşı karşıya kalıyoruz. Dün dedelerimiz, babalarımız türlü ilginç hadiselere, nevi şahsına münhasır, tarihi hadiselere şahit oldular. Bugün bizler ve bizim çocuklarımız da benzeri derin hadiseleri yaşıyor olmanın yorgunluğu ve şaşkınlığı içerisindeyiz. Hadiseler bizi yorgunluk ve şaşkınlık içerisine çekse de bizler her türlü zorlukla mücadele etme, zorluklara karşı sabır gösterme, hadiselerin arka planını, meydana gelişini, tanıkların ve öznelerin sözlerini ve olaylar zincirindeki kopuklukları, sözler ve zincirler arasındaki çelişkileri, tutarsızlıkları akıl ve irade süzgecinden geçirerek öğrenme ve bu yolla hakikate erme çabasından asla geri dönmeyeceğiz.

     

    İlk defa yaşanan, insanda hep şaşkınlık yaratır. İnsan, ona karşı hem ürkektir hem de yenilmesi güç bir merakla kıyısından köşesinden onun ne olduğunu anlama gayreti içerisine girmekten kendini alamaz.

    Bir kişide olayın -eskilerin deyişi ile- künhüne, arka planına vâkıf olma isteği, azmi ve iradesi varsa ve bu yönde de gerekli adımları kişi hakkıyla atabiliyorsa o azim ve irade sahibini kuvvetlice alkışlamak, tebrik etmek lazım. Çünkü o, aklını kullanmayan ve iradesinin hakkını vermeyen insanların oluşturduğu bir toplumda, yapılmayanı yapmış bir akıl ve irade kahramanı olması hasebiyle bu alkışı çoktan hak etmektedir.

     

    Sürekli kritik ve değerlendirme

     

    Öte yandan olayın oluşu sırasında topluma verilen algının insanları etkisi altına aldığını ve çoğu kere bu algının kalıcı olduğunu ortaya koyan üstat Sezai Karakoç “İnsanlar çoğunlukla değerlendirişlerini ilk izlenimlerine göre temellendirirler, ilk etkiye dayanır değer yargıları çoğu kez. Çok az insan kritik yetisine sahiptir. Ancak, bu azın azı kişiler, değer yargılarını kritik ede ede düzeltirler. Hatta kimi zaman bu düzeltmeyi temelden değiştirme biçiminde gerçekleştirmesini bilirler bu farklı yetenekler. Ama, çoğunluk, kitle, ilk gördüğüyle kalır.” (Gündönümü, 86) diyerek içinde bulunduğumuz çağın toplum psikolojisini anlatır. Karakoç devamla “Günümüzde ise durum daha trajiktir. Peşin hüküm ve değerlendirişler standart hale getirilmekte ve teknik imkânla âdeta salgın halinde insanlığa sürekli olarak enjekte edilmekte. Bulaşıcı hastalık gibi; ya da veba gibi. Bundan kendini kurtaran insan öylesine az ki.” der, akıl ve irade sahiplerinin azlığından yakınır. O, bundan kurtuluşun çaresi olarak peşin yargılardan kurtulmak gerektiğinin altını çizerek şöyle der: “Bir kuşak ki, bir el itişiyle, peşin yargılar ehramını karton kutular gibi devirip, altından, sağ salim, gün ışığına çıksın.

     

    Devlet erkini elinde bulunduran hâkim siyasi anlayış/lar bazen çözümsüzlüklerin sebebi olagelmişlerdir. Her ne kadar devletin yapısında var olan -bir zamanlar öyleydi- “kuvvetler ayrılığı” prensibi çerçevesinde, herkesin kendi alanına, işine bakması, bir kuvvetin başka bir kuvvetin alanına müdahale etmemesi anlayış ve prensibini biliyor olsalar da, “dağınıklıkta birlik” diyebileceğimiz her alanda var olan aynı anlayıştaki resmi görevlilerin, farklı alanlarda “anlayış birliği” ile hareket etmesi ile işler birbirine girmekte, meseleler çözülmekten ziyade yeni bir meselenin fitilini ateşlemekte ve böyle işler içinden çıkılmaz bir hâle sürüklenmektedir. Hak, hukuk ve adalete riayet edilmeksizin hâkim siyasi gücün irade ve istekleri doğrultusunda haksızlık ve hukuksuzluk tüneline girilerek insanların hayatlarının yok yere karartılmasına yol açan kararların hukuksuz bir şekilde alınmasına sebep olunmaktadır. 

     

    Aklın ve iradenin hâkim olmadığı, duyguların ve tarafgirliğin baskın olduğu yerde her zaman haksızlık ve hukuksuzluk vardır. Bu yönde alınan bu yanlış kararlar akıl ve iradenin görevini bağımsız bir şekilde ifa etmemesi ile doğru bir eleştiri süzgecinden geçirilmeden toplumca, olduğu gibi doğru kabul edilmesi toplum içerisinde adalet anlayışının ve adaletin gerçek anlamda tesis edilmesine imkân tanımamaktadır. Oysaki farklı düşünce sahipleri yargı erkinin aldığı her kararı uluslararası ve ulusal hukuk sistemi ve ilkeleri çerçevesinde değerlendirmiş olsa o zaman, adaleti tesis etmekle görevli olan yargı insanı da hukuka daha çok dikkat eder, bu kadar hukuksuzluk yaşanmış olmazdı. 

     

    Hukuksuzluklar dünde mi kaldı?

     

    Geçmişten bugüne, tarihin dönüm noktalarında, devlet erkinin gücünü elinde bulunduranların gölgesi altında yargı erkinin aldığı birçok kararın hâkim siyasi anlayış ve iradenin sosuyla harmanlanmış olması hukuk sistemimiz adına pek de parlak bir sayfa olmasa gerek. İstiklal Mahkemeleri, 1960 ve 1980 Askeri darbeleri, 28 Şubat post-modern darbe süreçleri sırasında hukukun temel ilkelerinin nasıl da göz ardı edilerek hatta ayaklar altına alınarak kararlar verildiği sonradan yazılıp çizilmektedir. Oysaki bu yargılamaların yapıldığı esnada bu hukuksuzluklara dikkat çekilse hukukun abidesi daha sağlam ikame edilecek, hayatların birçoğunun kararmasına engel olunacaktı. İçinden geçmekte olduğumuz zaman tünelinde durum değişti mi, yoksa daha vahim olarak mı devam etmektedir? Bunun ne oranda olduğunu ancak akıl ve irade, kalbiselim sahipleri idrak edebilecektir, etmektedir de!..

     

    Haksızlık ve hukuksuzluğa hep birlikte, amasız fakatsız karşı çıkmadıkça, herkes sadece kendisini ve kendi mahallesini haklı, diğerlerini haksız görme anlayışını sürdürdükçe, yanlış kararlar alınmaya, alınan bu yanlış kararlar doğru diye alkışlanmaya devam edecektir. 1960 ve 12 Eylül yargılamalarındaki haksızlıkları, hukuksuzlukları ve zulümleri görenler sonraki yargılamalardakileri görmüyorsa, hatta o yanlış kararları savunuyorsa bu bakışla toplumda adalet tesis edilemez. 

     

    Önemli sorular

     

    Adaletin tesis edilebilmesi için alınan kararların, ortaya konan algıların “Ya böyle değilse?” ya da “Hakikaten böyle mi?” soruları ve eleştirel düşüncesi çerçevesinde bilgi, belge ve notları akıl süzgecinden geçirerek esaslı bir değerlendirmeye tabi tutmak gerekmektedir. Yoksa herkes kendi mahallesini pirüpak, diğer mahalleleri zift çanağı olarak görmeye, kendilerini haklı diğerlerini haksız ve öteki görmeye devam edecek, böylece adaletin ikamesine asla bir yol bulunmayacaktır. Evet, böyle bir gidişat toplumun huzur ve saadetine zerre miktar bir katkı sunmayacaktır. 

     

    Yargı erkinin aldığı dünkü kararı beğenmeyenlerin, aynı yargı erkinin bugünkü aldığı kararları canhıraşâne alkışlamasını neyle izah etmek gerekir. Böyle düşünenlerin hakkı, hukuku, adaleti savunduğuna, onların hakikatin ortaya çıkmasını istediklerine inanmak mümkün mü? Dün alınan kararlar yanlış da bugünküler çok doğru öyle mi?

     

    Kanunda suç olmayanın sonradan alınan bir kararla, geriye dönük olarak suç kabul edilmesi ve kişilere, bu yöndeki fiilleri nedeniyle ceza verilmesi başlı başına suç ve zulümdür. Devletin gümümüzdeki yapısı çerçevesinde e-devletten üye olunabilen her türlü birlik ve platform, üyelik açısından masundur ve bu durum asla suç teşkil edemez. Bu, böyle kabul edilmediği takdirde, bugünkü legal çalışmalar da aynı mantalite ile yarın suç kabul edilebilir ki bu da yarının zulmü olur ve yarınki nesiller zarar görür.

     

    Adaletin tesisi için

     

    Hangi mahalleden olursa olsun, herkes bana haksızlık ve hukuksuzluk yapılmasın ama aynı şekilde başkasına da yapılmasın, yapıldığı takdirde ben bunun karşısında olurum demedikçe, ülkem insanı daha nice zamanlar ömrünü adaletin tesisi yolunda tüketmeye, nice nesillerin hayatları altüst edilerek karartılmaya devam edecektir. Bu kötü gidişata dur demenin yolu, bellidir: Haksızlık ve hukuksuzluğa karşı, ideolojik bağlanışlardan bağımsız olarak, ortak biçimde karşı çıkmak ve suçu kimin ve hangi mahallenin ferdinin işlediğine bakmaksızın, onlara cezasını vermek. Bu yol, aynı zamanda İki Cihan Güneşi Efendimizin (sallallahu aleyhi vesellem) bir sünnetidir: Hz. Âişe’den (radıyallahu anha) nakledildiğine göre, (Kureyş kabilesinden bir grup insan, hırsızlık yapan Fâtıma adlı bir kadını affetmesi için aracı olduklarında)... Resûlullah (sav) ayağa kalkarak hutbe okudu ve Allah"a gerektiği gibi senâ ettikten sonra şöyle buyurdu: “Sizden önceki insanların helâk olmalarının sebebi, aralarında ileri gelen (zengin) kimseler hırsızlık yapınca suçun cezasını vermeyip zayıf (ve fakir) kimseler hırsızlık yapınca ceza uygulamalarıdır. Bu canı bu tende tutan (Allah)a yemin ederim ki Muhammed"in kızı Fâtıma hırsızlık yapsa, onun da elini keserdim!” (M4411 Müslim, Hudûd,9)

     

    Mesele adaletin tesisi ise hak haklıya verilmeli, ceza da suçluya. Ama birilerini kurtarmak veya başka birilerine ceza vermek, onların varlığını, sesini soluğunu kesmek için hukukun katledilmesine rıza göstermemeli. Haksızlıklara ortak bir şekilde karşı çıkmalı; anlatılanı, gösterileni olduğu gibi doğru kabul etmeden alınan kararların yanlış olabileceğini de düşünmeli ki haksızlığa alkış tutmamış, doğrulara erme yolunda önemli adımlar atmış olalım. Herkes akıl, irade, kalp ve vicdanıyla nerede durduğunu ve durması gerektiğinin bilincine ermeli, kendini sürü psikolojisinden kurtararak fert (birey) olmanın özgürlüğünü yaşamalı. Böylece hakkın, hukukun ve adaletin yanın ve ona güç veren, hakkaniyet ve irade sahibi bir fert olmanın huzuru içerisinde ömrün sürdürmeli. 

     

    Akıl ve iradenin hakkını bağımsız bir şekilde vermesi sadece yargı mensuplarının değil toplumdaki her ferde düşen bir ödevdir. Dünyanın hakikat güneşiyle aydınlanması, adalet sistemiyle ışıklanması, vicdanların rahat ve huzur içerisinde mutluluk pınarlarından kana kana içmesi ancak ön yargıların ortadan kaldırılarak salt adaletin tesis edilmesiyle mümkün olacaktır. 

Kar360.com Kayseri-Türkiye ve Dünya gündemini takip edebileceğiniz, İnteraktif bir haber sitesidir. Yazılım ve Tasarım hizmeti www.tahamedya.com tarafından yapılmıştır.