|   | 
  • Cevahir Kadri

    Hastalıklar, Edipler ve Şiirimiz

    İnsanız, bir hâlimiz bir hâlimize uymuyor. Sürekli bir değişim içerisindeyiz. Hâlimiz sabit değil yani; değişmeyen tek şey değişim. Bu değişiklikleri yaşarken vücudumuza gelen yabancılar, yapımıza zarar veriyor, işleyişler aksıyor ve bundan dolayı “hasta” oluyoruz. Hasta olma durumu, fıtratın olağan akışına ters bir durumun ortaya çıkmasından başka bir şey değil aslında.

     

    Hastalık çevremizle ilişkilerimizi, iletişimimizi de farklılaştırıyor ister istemez. Hastalığın durumuna, aşamasına göre dışarı çıkma, çıkamama hâlleri yaşıyoruz. Bazılarımızın dışarıya çıkması büyük tehlike. Hayattan aynı zevki alamıyoruz. İştahımız azalıyor, yediğimiz içtiğimizden hiç tat alamaz hâle geliyoruz. Zaman nasıl geçiyor, geçiyor mu; tartışılır hâle geliyor. Şu da bir gerçek ki insan sağlıklı, huzurlu ve mutlu olduğu anlarda zamanın geçmesi hissi ile hastalıklı, huzursuz, kederli olduğu zamanlardaki zamanın geçme hissi aynı olmuyor. Divan şairlerimizden Sabit, bu durumu bir beytinde ne de güzel ortaya koyar: “Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir/ Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat” yani “En uzun geceyi; işi¸ onu hesaplamak olan müneccime (yıldız falcısı, astrolog)¸ muvakkite (vakit uzmanları) sorma; onlar bilmez. Gecelerin kaç saat olduğunu gama tutulmuş olana sor.” Evet, dertli olana vakit bir türlü geçmek bilmez. Muhibbî mahlasıyla şiirler yazıp biri Farsça olmak üzere dört Divan tertip etmiş olan Kanuni Sultan Süleyman da o meşhur “gibi” redifli gazelinin matla beytinde de sağlıklı olmanın öneminden dem vurur: “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi/ Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi.

     

    Hastalık ve şiir

     

    Türk şiirinde hastalık başlığıyla şiirleri ele aldığımızda iki durumla karşılaşırız: Birincisi, şiirin tamamında hastalık konusu ele alınmış olanlar veya bundan dolayı yaşanan ölümlerin ele alındığı şiirler; ikincisi ise bir bölümünde hastalığa yer verilen şiirler. Birinci gruba giren şiirler arasında Recaizade Mahmut Ekrem’in Ah Nijad, Mehmet Akif Ersoy’un Hasta, Tevfik Fikret’in Hasta Çocuk, Ceyhun Atuf Kansu’nun Kara Dumanlı Ölüm ve Kızamuk Ağıdı, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Ağır Hasta ve Rıfat Ilgaz’ın Sanatoryumda şiirleri sayılabilir.

     

    İkinci gruba dahil olan şiirler elbette daha fazladır. Sabit’in yukarıda aldığımız beyti, Nazım Hikmet’in Saman Sarısı, Faruk Nafiz Çamlıbel’in Han Duvarları, Ziya Osman Saba’nın Patik Yap Kunduracı, Dilek; Behçet Necatigil’in Evler, Açık; Orhan Veli’nin Kitabe-i Seng-i Mezar, Vedat Türkali’nin İstanbul, Rüştü Onur’un Bir Hastalıktan Sonra, Muzaffer Tayyip Uslu’nun Büyük Şehir, Gülten Akın’ın Güz, Ahmet Oktay’ın Bütün Erkekler Ölür, Adnan Özer’in Marmarada Akşam, Yavuz Bülent Bakiler’in Orada Bir Çocuk Burada Ben, Yunus Emre’nin Geldi Geçti Ömrüm Benim, Biz Dünyadan Gider Olduk şiirleri, bir hastalığı doğrudan bir bütün olarak anlatmayıp sadece bir bölümünde, birkaç dizesinde hastalık ve hastalıklardan bahseden şiirlerdir. Hiç şüphe yok ki bu tür şiirler sadece burada adına yer verdiklerimizle sınırlı değildir.

     

    Edebiyatçılarımızın da her insan gibi bazı hastalıklarla malul olduğu bir gerçektir. Nurullah Ataç romatizmalarından mustariptir. Ahmet Haşim ise kalp ve böbreklerinden rahatsızdır. Rüştü Onur, Muzaffer Tayyip Uslu ve Kemal Uluser veremden vefat eden genç şairlerimizdendir. Hayatının baharında yitirdiğimiz bir başka genç şairimiz Arkadaş Z. Özger’dir ki henüz yirmi beş yaşında iken beyin kanamasından vefat etmiştir. Tutunamayanlar gibi önemli edebi eserlere imza atan Oğuz Atay da beyin tümöründen vefat etmiştir. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanıyla adından daha çok söz ettiren Peyami Safa da roman kahramanının da hastalığı olan eklem iltihabından çok çekmiştir. Ünlü romancımız Reşat Nuri Güntekin’i ise o dönem için onulmaz hastalık kanserden kaybetmiştik. Tezer Özlü ise göğüs kanseri sebebiyle vefat eden yazarlarımızdandır. Bundan başka, ruhi sıkıntıları sebebiyle -ne yazık ki- intiharı seçen yazarlarımız da söz konusu: Beşir Fuat, Nilgün Marmara, Metin Kaçan bunlardan birkaçı.

     

    Ah Nijad

    Tanzimat 2.dönem şairlerimizden ve Servetifünun Dönemi’nin kurulmasına öncülük eden Recaizade Mahmut Ekrem, ilk oğlunun bir buçuk yaşındayken yakalandığı hastalık sebebiyle yatağa mahkum olması ve hiç konuşamadan yirmi yılı geçirmesi sonrasında vefatı ve ardından ikinci oğlu Mehmet Nijad’ın da on dört yaşında erken ölümü şairi derinden sarsmış ve onun ölümü üzerine Ah Nijad şiirini kaleme almıştır. Şair bu şiirinde; evlat hasreti ve acısıyla yanıp kavrulmuş bir babanın içli duygularını yansıtır. Arapça ve Farsça yüklü kelimelerle bezenmiş bir dil ile tanıdığımız Recaizade’yi bu şiirinde oldukça yalın bir dil kullandığını görürüz: “Bu ayrılık bana yaman geldi pek,/ Ruhum hasta, kırık kolum kanadım./ Ya gel bana, ya oraya beni çek/ Gözüm nûru, oğulcuğum, Nijad’ım!

     

    Hasta Çocuk

     

    Tevfik Fikret, şüphesiz, Türk şiirine birçok yenilik getirmiş önemli bir şairimizdir. Hasta Çocuk şiiri/manzumesi, şairin rikkatli kalbinin çocuklar için ne kadar da merhamet merhamet diyerek çarptığını apaçık bir şekilde ortaya koyar.

     

    Tevfik Fikret, “Hasta Çocuk” manzumesinde yağmurlu ve rüzgârlı bir kış gününde kimsesiz bir dul kadın, evine gelen doktora hummaya tutulmuş, sekiz gündür ateşler içinde yatmakta olan çocuğunu gösterir. Annenin tek arzusu, yatakta dermansız yatan evladının tekrar ayağa kalkmasıdır; ruhu kurtuluş ümidiyle çırpınır. Çocuk, zaman zaman nükseden baş ağrısıyla sayıklar. Biricik evladının bu hâlini gören anne, zaman zaman ümitsizliğe kapılarak oğlunun ölümüne ve sonrasına dair tabloları gözünün önüne getirir. Bu felaketten kurtulması ve oğlunun sağlığına ve ikbâline kavuşması için Allah’a yalvarır. Kadının zihninde canlandırdığı bu felaket tablolarına doktorun, havaların açtığını, bu sebeple çocuğun da iyileşeceğini belirterek müdahale, teskin ve teselli sadedinde “Merak etmeyin hanım, hummâ” demesine, “Hayır, Hudâ’ya emânet, neden merâk edeyim?/ Fakat kuzum, ne kadar olsa ben de vâlideyim!” diye cevap verir. Çocuk, iyileşerek hastalıktan kurtulur ama bütün anneler gibi şiirdeki anne de oğlunun üzerine titremeye devam eder.

     

    Hasta

     

    Hasta bir insanın hâlini önemli ölçüde resmeden bir diğer şiir/manzume de üstat Mehmet Akif Ersoy’un “Hasta” şiiridir ki bu metinde anlatılanlar gerçek bir olaya dayanmaktadır. Bunu şiirin başında Akif, “Vak'a Halkalı Ziraat Mektebinde geçmişti" diyerek belirtir.

     

    Hasta şiiri bir diyalogla başlar. Doktor, hasta olduğuna inanmadığı için hastayı, Ahmet’i soymadan ceketinin veya kaputunun üstünden dinler. Bunun üzerine, okulun müdürü çocuğun soyularak muayene edilmesini ister. Ahmet; uzun boylu, zayıf ve hastalıktan rengi uçmuş, gözleri çökmüş bir vaziyette âdeta kemik külçesi hâline gelmiş biridir. Doktor, bu kez ciddiyetle muayene ettiği hastanın akciğerinin sol üst tarafından çürümeye başladığını ve ancak üç beş günlük ömrü kaldığını görür. Bunun üzerine işin ciddiyetini önceden de fark ettiğini müdüre inandırmak istercesine “- Ben zaten işin,/ Bir ay evvel biliyordum ne vahîm olduğunu…” söyleyerek ikaza gerek kalmadığını belirtir. Kesin bir teşhis konulması ve bunun için de acele edilmemesi gerektiğine dikkat çekerek daha önceki teşhisinin yanlışlığını örtmek için büyük çaba sarf eder. Çocuk içeri girince ona: “Otur oğlum, seni dikkatlice bir dinleyelim…” der. Muayenenin sonunda doktor; arsenik hapları ve kodeinin yanı sıra hava değişimi vermek ister ama müdür beyin, çocuğu hava değişimine çıkarmanın çocuğu ölüme göndermek demek olduğunu ifade eden ikazıyla karşılaşır. Doktor bu kez, hasta için artık yapılacak bir şeyin olmadığını, onun en fazla bir hafta yaşayabileceğini belirtir ve bu zaman zarfında veremin başkalarına da sirayet edebileceğine dikkat çeker. Bunun üzerine müdür, bir belletmen çağırarak hava değişimine gitmek için Ahmet’i ikna etmesini ister. Hastalığıyla ilgili her şeyin farkında olan ve belletmen vasıtasıyla ikna edilen Ahmet iki vicdanlı arkadaşının kolları arasında ağlayarak faytona biner ve memleketine doğru yol alır.

     

    Kızamuk Ağıdı

     

    Hem şair hem de çocuk hekimi olan Ceyhun Atuf Kansu’nun, aç bir şekilde simit satan çocuğun yanarak ölümünü dramatik sahnelerle dile getirdiği “Kara Dumanlı Ölüm” şiirinde, yaşama sevinci ile ölüm acısı iç içe verilir. Böylesi bir ölümün sebebi, şaire göre insanlardır. Şiirdeki ölümün kasvetli havası sık sık tekrarlanan “kara” sözcüğüyle verilir.  Şairin bir diğer önemli şiiri Kızamuk Ağıdı’dır. Turhal’da çocuk hekimi olarak çalışırken baş gösteren “kızamık salgını”yla mücadele eder, ancak çocuk ölümlerine engel olamaz. Sadece bir köyde salgından dolayı yirmi üç çocuğun ölmesi, şairi derinden etkiler ve ona bu şiiri yazdırır. Şiirde, Anadolu köylüsünün yaşadığı zor şartlar, kızamığa kurban giden çocukların ölümü “gamlı ve donuk bir kış güneşi”nin gözlemleriyle ağıt olarak dile getirilir. Her tarafı karla örtülü olan bu köyde güneş doğmuş olsa da ölüm kol gezmektedir. Hayatlarının baharında, hastalıktan ve ölümden habersiz çocuklar, yere düşmüş bir gül gibi solmaktadır. Bu durum, şairi derin bir hüzne sevk eder: “Habersiz hepsi, kızamuktan ve ölümden,/ Kirli yüzlerinde açan ölümden habersiz,/ Ve düşmüş bir gül oluyorlar birden,/ Bebekler ölüyor, ölümden habersiz.

     

    Ağır Hasta

     

    Yirminci yüzyılın son çeyreğinden adından söz ettiren dev kalemlerden biri de Fazıl Hüsnü Dağlarca’dır. Birçok şiire imza atmasının yanında Çocuk ve Allah kitabına aldığı şiirlerinin apayrı bir yeri vardır. Bu kitabında yer alan Ağır Hasta şiiri de böyle muhteşem şiirlerdendir. Dağlarca bu şiirinde ağır hasta hâlinde yatağına uzanmış yatan, vücudu gün be gün eriyip giden bir çocuğun annesine seslenişlerini ve hastalığıyla ilgili duyuşlarını yansıtır. Çocuk, değnekten atının susamışlığını da unutmamıştır, ona kardeşinin su vermesini ister:

     

    “Üfleme bana anneciğim korkuyorum

    Dua edip edip, geceleri.

    Hastayım ama ne kadar güzel

    Gidiyor yüzer gibi, vücudumun bir yeri.

     

    Niçin böyle örtmüşler üstümü

    Çok muntazam, ki bana hüzün verir.

    Ağarırken uzak rüzgârlar içinde

    Oyuncaklar gibi şehir.

     

    Gözlerim örtük fakat yüzümle görüyorum

    Ağlıyorsun, nur gibi.

    Beraber duyuyoruz yavaş ve tenha

    Duvardaki resimlerle, nasibi.

     

    Anneciğim, büyüyorum ben şimdi,

    Büyüyor göllerde kamış.

    Fakat değnekten atım nerde

    Kardeşim su versin ona, susamış.

     

    21 Mart Dünya şiir günü ve bahar günlerinin müjdecisi Nevruz Bayramı kutlu olsun!

Kar360.com Kayseri-Türkiye ve Dünya gündemini takip edebileceğiniz, İnteraktif bir haber sitesidir. Yazılım ve Tasarım hizmeti www.tahamedya.com tarafından yapılmıştır.