|   | 
  • Nurettin Bilgen

    JEOPOLİTİĞİMİZ VE COĞRAFYAMIZ

    Selamların En Güzeliyle. İlk yazımıza Kozmik Evren ve dünyamıza genel bir bakış yaparak girip bu evrenin sınırlarını gezerek yolculuğumuza başlamıştık. Bundan sonra da insanın evrendeki fiziksel bir yeri olmamakla beraber manevi olarak her şeyden daha değerli olduğunu belirtmiştik. Bugünkü yazımızda bunu daha da açarak “kader coğrafyamız ve jeopolitik ilişkisine” bir bakacağız.

    İlk defa 1897 yılında Beşerî Coğrafyanın kurucusu F. Ratzel tarafından kullanılan “jeopolitik” kelimesinin muhteviyatını “yerel ve bölgesel coğrafi varlıkların yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin fiziki, beşerî, ekonomik ve sosyokültürel birikimlerinin yerel ve uluslararası yönetimlere etkilerini matematik ve özel konum şartlarıyla birlikte ele alıp belirler ve analiz eder.” şeklinde izah etmek mümkündür. Kısaca jeopolitik, siyasal coğrafya dinamiklerini ortaya koyar. İbn-i Haldun’un asırlar öncesinden söylediği “Coğrafya kaderdir.” sözü bu varlıkların tanınması, bulunması ve değerlendirilmesi ile ilgili en önemli sözdür. Şayet jeopolitik kaynak ve değerler bilinip bulunmaz ve değerlendirilip geliştirilemez ise; o yerde yaşayan halk ve devletler için en güzel tanım “zengin toprakların fakir bekçileri” olacaktır. Maalesef bu sözü, başta ülkemiz olmak üzere, tüm Ortadoğu ülkeleri için uzun süreden beri çokça duyar olduk. Tarımsal potansiyeli çok yüksek olan Türkiye’miz çok büyük oranda tarım ürünü ithal eden konumdadır; petrol ve doğalgaz zengini Ortadoğu ülkeleri ise teknoloji yoksunu olup tamamen dışardan teknoloji satın almaktadırlar.

    Ortadoğu (The Middle East); sosyokültürel, etnik ve dinî olarak çok çeşitli kültür ve inanışların doğup büyüdüğü ve yayıldığı; zengin petrol rezervlerinin çıkarıldığı Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının kesiştiği çok önemli bir geçit ve köprü konumdadır. Bunun yanında   Kadim Mezopotamya (Fırat, Dicle), Mısır (Nil) ve Anadolu uygarlıklarının âdeta açık hava müzesi olup; jeopolitik açıdan geçmişte olduğu gibi günümüzde de önemini artıra gelmiş ve hiç yitirmemiştir. Bu coğrafya, geçmişte çok büyük kanlı savaşlara, istila ve yağmalamalara maruz kalmıştır. Yakın tarihimizde ve günümüzde de hâlen devam eden siyasi, askeri etnik ve ekonomik çatışmaların yoğun olarak yaşanmaya devam ettiği ateşten bir bölgedir.

    Batı Uygarlığının demokrasi, hukuk ve bilimsel gelişmişliği ile İslam inanışının engin hoşgörüsü buluşturulabilseydi bu coğrafya “acılar coğrafyası” olmayacaktı. Batının Haçlı seferleri ve sömürge faaliyetleri ile Müslüman ülkelerin cihadist halkları ve toplumları bu coğrafyanın hep çatışma alanı olarak kalmasına neden olmuştur. Burada yanlış anlaşılma olmasın “en büyük ve gerçek cihat nefisle mücadeledir, cihadın %95’i (temizliğin çalışkanlığın adaletin hoşgörünün ve barışın) temsil, %5’i ise tebliğ yani Hakk’ın ve gerçeğin ulaştırılmasıdır.”. “Malınızla canınızla Allah için cihat edin.” emrinin anlamı budur. Bir buçuk milyar nüfuslu 57 ülkeden oluşan İslam Dünyası’nın en önemli dini, askeri ve ekonomik merkezleri bu coğrafyada yer alır. Nüfus artış oranının çok yüksek olduğu bu coğrafyada “Ne yazık ki okur yazarlık oranı oldukça düşüktür. Hafız yetiştiren yüzlerce kurumun yanında mucit yetiştiren modern eğitim kurumları kurulamamıştır.” Bu coğrafyanın en zeki ve en çalışkan çocukları beyin göçü yolu ile Batı’nın modern eğitim veren lise ve üniversitelerine göç ettirilmişlerdir.
    ***
    Şimdi jeopolitik konusuna daha sonraki yazılarımızda tekrar dönmek üzere kader coğrafyamızda geçen haftaki yazımızda anlattığımız Kerbela’dan sonrasını gezmeye devam edelim!

    Aydınlık Şehir Medine’ye (Yesrib) Varış

    Bu uzun ve yorucu yolculuğa başlayalı ancak iki gün olmuştu ki; Karadeniz Bölgesinin gür, sık ve yemyeşil ormanlarının yerini, önce Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinin bozkırları ardından da Irak’tan itibaren uçsuz bucaksız ve ıssız kumulların örttüğü sıcak çöller almıştı. Karlı soğuk havalar da yerini çoktan yakıcı güneşe ve kavurucu sıcaklara bırakmıştı. Gidilecek menzilin manevi ağırlığı herkesin ve özellikle de ilk defa buraya gelen genç yüreklerde büyük bir heyecan ve aşk olarak yüzlerinde belirivermişti. Otobüs koltuklarını dolduran her bir yolcu, otobüsün ortasındaki koridora doğru iyice yaklaşıp ortadaki boş koridorun önünden, çok yaklaşılan aydınlığın başşehri, aydınlık şehir Medine’nin çok yaklaşan girişini merakla gözlüyordu. Bu sırada çölün ıssızlığını Medine yolunun iki yanında yer alan yapıların giderek artması ve yoldaki trafiğin yoğunlaşması da Medine’ye çok yaklaşıldığının belirtisiydi. Yolun iki yanında yavaş yavaş petrol istasyonları, marketler ve tamirhaneler de artmıştı. Arada bir yolun iki tarafında sondajla çok derinlerde bulunup, çok güçlü motopomplarla çıkarılan yeraltı sularıyla sulanan yemyeşil hurma bahçeleri de bir hayli artmıştı.

    Ve işte nihayet o “kutlu belde” göründü! Mazlumların sığınağı, en kutlu insanın hicret menzili, aydınlık şehir Medine’ye kuzey yönünden otobüsümüz girip merkeze doğru yol alırken hep bir ağızdan “Taleal bedru aleynâ” deyip gür nidalarımız çınlayan sadâlara dönüştü. Bu hoş sadâlar kalplerden dudaklara, dudaklardan kulaklara âdeta gürül gürül akan ilahi çağlayan oldu. Tıpkı 1400 sene önce Veda Tepesi’nde nice zamandır bekleşen gönüllerin gözlerine gözüken O Kutlu İnsan Hz. Muhammed’i bekleyen Ensar ve Muhacir’in dudaklarından dökülür gibi bir ses armonisi ve çağlayanı oluşmuştu yine. Herkes hep bir ağızdan vecd ile söylediler bu ilahiyi, tekrar tekrar söyledik ve “lebbeyk” sesleriyle ve salavatlarla ayakta selamladık Hz. Peygamberi! Hepimiz ayaktaydık şimdi, âdeta bitmeyen ve bitmesi dahi istenmeyen bir saygı duruşu idi bu duruşlarımız. Hz. Resül’e ve Ravzasına ta’zimle yaklaşarak selam verildi ve salavatlar okundu.

    Medine’de doyulamayan bu kısa ziyaret ağza konulan az bir bal misali çok tatlı olsa da yetmemişti hasreti dindirmeye. Ama Mekke vardı ziyaretin ilk basamağında Beytullah’ı tavaf, Safa ve Merve arasında sa’y ve Mekke’deki tüm mübarek mekanların görülmesi vardı öncelikle. Ama hemen bir hafta sonra tekrar buraya gelinecek olması teselli kaynağı oldu hepimize.

    Kısa ziyaret ve kılınan namazın ardından Zûlhuleyfe’ye gidildi. Burada gereken temizlik ve dualar edilip “ihram”a girildi. Ardından da Medine’den Mekke’ye değin uzanan asırlar öncesinin “Hicret Yolunu” izleyen şimdiki modern “Hicret Yolu Otobanı”na çıkıldı ve Mekke’ye doğru hareket edildi diyerek bu haftaki yazımıza noktayı koyalım.  

    Önümüzdeki yazıda Mekke’deki muhteşem manevi mekânlarda, Taif yaylasında, Cidde’de Kızıldeniz sahilinde çok güzel bir atmosferde edindiğimiz güzel intiba ve hatıralarımızla sizleri buluşturmak istiyorum.

Kar360.com Kayseri-Türkiye ve Dünya gündemini takip edebileceğiniz, İnteraktif bir haber sitesidir. Yazılım ve Tasarım hizmeti www.tahamedya.com tarafından yapılmıştır.