|   | 
  • Cevahir Kadri

    O Gece Sendin Gelen

    Atmosferin ışıksız kalmasıdır bir bakıma gece. İsminde karanlıkları çağrıştırsa da gecenin aydın olduğu durumlar da yok değildir. Gecenin aydınlık ya da karanlık oluşu biraz da onu yaşayana bağlıdır. Gece, varlık sebebi olan hakikati yaşayanlar için aydınlardan aydın bir zaman dilimidir.

     

    Atmosferin geceleri olduğu gibi devirlerin, çağların da geceleri vardır; o demlerde zulmet üstüne zulmet, karanlıklar üstüne karanlıklar yaşanır. Zulüm ve haksızlıkta, insanlıktan uzaklaşmada, insanın bu dünyaya gelişindeki hikmeti unutmasında had safhaya ulaşılır o çağlarda. Cahiliye Dönemi, işte böyle karanlıklardan karanlık bir zaman diliminin adıdır.

     

    Cahiliye döneminde insanlar, Yüce Yaratıcının insanı yaratmasındaki hikmeti unutup insan olmanın özelliklerini kaybederek “hayvanlardan da aşağı” bir derekeye yuvarlanır. Yuvarlanılan bu derekeden çıkmak için “elçiler” gönderilir insanlara. Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi vesellem) bu elçilerin sonuncusudur. Üstat Mehmet Akif Ersoy, İki Cihan Serveri’nin bu fâni âleme teşrifleri gün dolayısıyla kaleme aldığı “Bir Gece” adlı şiirinde Cahiliye dönemini şöyle resmeder:

    Bir kerre, zuhur ettiği çöl en sapa yerdi;

    Bir kerrede,ma'mûre-i dünya, o zamanlar,

    Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.

    Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;

    Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!

    Fevzâ bütün âfâkını sarmıştı zemînin,

    Salgındı, bugün Şark'ı yıkan, tefrika derdi.

     

    Çöl,orada ne bitki vardır ne de su. Ne bir canlı vardır ne de bir canlılık emaresi; git gidebildiğin kadar, durmadan, alabildiğine kum, alabildiğine çöl. Çöl kelimesiyle maddi ve manevi yoksunluklar ifade edilmiş bu şiirde. Bundan dolayı insan denilmemiş de “beşer” denilmiş bu canlı türüne. Çünkü insaniyet mertebesine çıkamayışın, daha doğrusu, bu mertebeden aşağılara yuvarlanışın hâli anlatılmış.

     

    Mamure-i dünya ne demek? O döneme göre çağdaş dünya demek. Çağdaş dünya, yani en medenî, insanlığa en yakın hayata tarzını benimseyenler bugünden de beter bir buhran içerisinde, çöküntü hâlindeydi diyor şair. Şuursuzca bir hayatı devam ettirme düşüncesinde olan, akıl ve idraklerden yoksun bir varlık olarak beşer, öylesine canavarlaşmış, öylesine yırtıcı ve yaban bir hal almış ki hayatı, sırtların vahşiliğine taş çıkartacak derekede, o biçim yani. Her asra bakan bir özellik olarak güçsüz, kimsesiz insanların haklarının gasp edildiği bir buhran hâli “Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi” ifadesinde yer buluyor. O dönemde, anarşinin, düzensizliğin, güçlünün, kuvvetlinin sözünün geçtiği, toplumda adalet müessesesinin yok olduğu; bugünün de derdi, belası olan gruplaşmaların, ayrılıkların, kavgaların o dönemde de dünyanın her yerinde had safhaya ulaştığı belirtiliyor.

     

    İnsanlık, böyle bir zulüm ve karanlıklar içerisinde yüzerken Allah’ın kullarına merhametinin bir ifadesi ve emaresi olarak yine insanlar arasından âlemlere rahmet olarak bir elçi, seçilip gönderildi. Bu Elçinin adı: Muhammed, Mustafa. Muhammed, “övülmüş”, Mustafa ise, “temizlenmiş, seçilmiş, güzide” anlamlarına gelir. Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi vesellem) adı İncil’de “Ahmed”, Kur’an’da “Muhammed” ve “Mustafa” olarak geçer. Cengiz Numanoğlu’nun ilahi olarak da bestelenen, “Naat-ı Şerif” isimli güzel bir şiirinde Efendimizin (s.a.v.) isimlerine dikkat çeker:

    “Arş'ın kubbelerine, adı nûrla yazılan,

    İsmi; semâda ''Ahmed'', yerde ''Muhammed'' olan,

    Yedi katlı göklerde, Hâk Cemâli'ni bulan,

    Evvel-Âhir yolcusu, Yâ Hazreti Muhammed.

     

    Sağnaknûr yağmurları, inerken yedi kattan,

    O gece, Sendin gelen, ezel kadar uzaktan,

    Melekler, her zerreye, müjde verirken Hâkk'tan;

    O gece, Sendin gelen, Yâ Hazreti Muhammed.”

     

    İnsanlık âleminin bu dünya hayatında göreceği, bileceği son peygamber, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi vesellem); son din ise İslâm’dır. Son Peygamber’in (s.a.v.) getirdiği evrensel mesajın en temel özelliklerine baktığımızda; insanlara değil, Allah’a kulluğun, dolayısıyla özgürlüğün; barışın, hukuk ve adaletin insanlar arasında hâkim kılınmak istendiğini anlıyoruz. Çünkü, kadınlar hak ve hürriyetlerine gerçek anlamda, İslam’la kavuşmuşlardır. Önceden hiçbir hak ve hürriyeti olmayan kadınlar, hukuk ve kanun karşısından birey olmanın zaferini evrensel mesaj olan son din İslam’la kavuşmuşlardır.

     

    İslam’ın özünü oluşturan iki temel kaynaktan biri Allah’ın kelamı Kur’an, diğeri ise Hz. Peygamber’in sünnetidir. Bütün insanların irşadını, hidayetini esas alan Kur’ân’ın ana maksatları dörttür: Tevhid, Nübüvvet, Âhiret, İbadet ve Adalet.

     

    İnsanların en büyük ihtiyaç duydukları meselelerin başında adalet gelmektedir. Çünkü adaletin olmadığı yerde, özgürlük, birey olma, düzenli ve huzurlu yaşama söz konusu değildir. İnsan, adalet mekanizması sayesinde hem birey olma hak ve özgürlüğünü kullanır ve yaşar hem de bu fani hayattan zevk alır. Ne zarar görür ne de başkasına zarar verir. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de “Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla görendir.” (Nisa/58) ve “Ey iman edenler! Adaleti ayakta tutan ve kendiniz, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa, yalnız Allah için şahitlik eden kimseler olunuz. Zira zengin de olsa, fakir de olsa, Allah ikisine de (sizden) daha yakındır. Nefsinizin arzusuna uyarak adaletten uzaklaşmayın. Eğer (şahitlik ederken) dilinizi eğer, bükerseniz veya çekinirseniz, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa/135) ayeti kerimelerinde nasıl davranmamız gerektiğini beyan buyurmuştur.

     

    Hz. Peygamber de altın kıymetindeki sözlerinde bu konuyu şöyle izah eder: Abdullah İbn Amr İbn Âs (radıyallahu anhumâ) demiştir ki: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Hükümlerinde adaleti esas alan, aile fertlerinin ve sorumlulukları uhdesine tevdi edilmiş insanların hukukunu gözeten âdil kişiler, Allah nezdinde, nurdan kürsüler üzerine kurulacaklardır(âhirette elde edecekleri derece çok yüksek olacaktır).” [Müslim, İmâre 18]

     

    İnsanlık bugün de büyük buhranlar içerisindedir. Efendimizin getirdiği o evrensel mesaja her zamankinden daha fazla muhtaçtır ama buna ihtiyacı olduğunun bile farkında değildir. Acı olan da budur. Daha acı olanı ise bu mesajı aldığı hâlde, zahiren ondan olup özü itibariyle o mesajla aralarında fersah fersah uzaklığın yaşanmasıdır. Müslümanlar, bu açı farkını bir an önce kapatmalıdır; aksi takdirde helâket üzerine helâket yaşamaları kaçınılmaz olacaktır. İşte bütün bunları gören ve Cumhuriyet Döneminde naat yazma geleneğinin canlanmasına vesile olan Arif Nihat Asya “Naat” şiirinin bir bölümünde şöyle seslenir İki Cihan Serveri’ne:

     

    “Hatice’nin goncası,

    Aişe’nin gülüydün.

    Ümmetin gözbebeği,

    Göklerin Resulü’ydün..

    Elçi geldin, elçiler gönderdin.

    Ruhunu Allah’a,

    Elini ümmetine verdin.

    Beşiğin, yurdun, yuvan

    Mekke’de bunalırsan

    Medine’ye göçerdin.

    Biz bu dünyadan nereye

    Göçelim, ya Muhammed?

    Yeryüzünde, riya, inkâr, hıyanet

    Altın devrini yaşıyor…

     

    Diller, sayfalar, satırlar

    "Ebu Leheb öldü!"diyorlar:

    Ebu Leheb ölmedi, ya Muhammed;

    Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor!”

     

    Evet, buhranlar içinde bunalan insanımız nereye gitsin, neler yapsın? Acı bir gerçek de şudur ki çağımızın Ebu Lehep’leri, Ebu Cehil’leri yaşıyor ve kıtaları aşıyor bu evrensel mesajı yok etmek, köretlmek, zayıflatmak için. Ama “Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer hakikaten inanıyorsanız, muhakkak üstün olan sizsinizdir!” (Âli İmran, 139) hakikati ile kendimize geliyor, herkes kendine düşeni, yakışanı yapacaktır ve yapmaya devam edecektir diyoruz.

     

    Bizleri, Vahyin Son Habercisi’yle gelen haberin ebetlere uzanan ışığıyla aydınlanma şerefine erdiren Rabbimizden bizim son dilek ve düşüncemiz şudur:

     

    “Dünya neye sahipse, onun vergisidir hep;

    Medyûn ona cem'iyyeti, medyûn ona ferdi.

    Medyûndur o ma'sûma bütün bir beşeriyyet...

    Ya Rab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret.”

     

    Rabbim, kalplerimizi ikrarda sabit kadem eylesin, Livaülhamd Sancağı altında bizleri Ona kavuştursun. Âmin!

Kar360.com Kayseri-Türkiye ve Dünya gündemini takip edebileceğiniz, İnteraktif bir haber sitesidir. Yazılım ve Tasarım hizmeti www.tahamedya.com tarafından yapılmıştır.