|   | 
  • Cevahir Kadri

    Sonsuz Huzura Çağrı

    Çağrı, “çağırmak” fiilinden türetilen; “çağırma işi, birinin bir yere gelmesini isteme, dâvet” anlamına gelen Türkçe kökenli bir kelime. Kelime, “çağır-” fiiline “-ı” yapım eki getirilince orta hecedeki “ı” sesi vurgusuzlaşarak düşmüş ve “çağrı” biçimine dönüşmüş. Türkçede, kelimenin “çağrı cihazı, çağrı kâğıdı, çağrı belgesi” biçiminde birleşik kullanımları da söz konusu.
     
    Çağrı kelimesi öteden beri kullanılagelen bir kelimeydi belki. Bundan yarım asır öncesinde, 1976 yılında, adına “The Message, Çağrı” verilen film ile kelimenin bilinirliği daha da arttı. Yönetmenliğini Mısırlı Mustafa Akkad’ın yaptığı ve Meksika asıllı Amerikalı oyuncu, aynı zamanda ressam ve yazar olan Anthony Quinn’in Peygamber Efendimizin amcası Hz. Hamza ile başrolünü oynadığı film, İslamiyet’in doğuşunu ve Peygamber Efendimizin hayatını anlatmaktaydı. Filmin “Ar-Risâlah” adıyla Arap versiyonu “Çağrı” filmiyle aynı anda çekildi. Çağrı, bu konuda çekilmiş ilk film olma özelliğini gösteriyordu. Film bu açıdan da tartışmaları beraberinde getiriyordu. O yıllarda Kur’an Kursu’na gidiyordum. Filmin izlenmesi konusunda ciddi ciddi tartışmalar yaşanmıştı. Film bu tartışmalara rağmen Türkiye’de büyük bir izleyici kitlesine ulaşmış ve bir yıl boyunca gösterimde kalmıştır.
     
    ***
     
    Tarihin belki de hiç görmediği bir salgın dönemini yaşıyoruz. Belki önceki dönemlerde daha çok insan da ölmüş olabilir, mümkündür. Ama bütün dünya insanını ilgilendirmesi bakımından bu Korona salgınının ilk olduğunu düşünüyorum. Neden öyle olmasın ki? Günümüz şartlarına göre eskiden iletişim bugünkü kadar hızlı ve geniş kapsamlı değildi. Hâl böyle olunca insanların birbirleriyle etkileşimi düne göre daha çok, hızlı ve geniş olduğundan dolayı hastalığın yayılım alanı da o derece geniş oldu ve salgın büyük bir hızla bütün dünyaya yayıldı.
     
    Bu pandemi/salgın döneminde maddi tedbir olarak evlerimize kapanıyoruz. Eğer çıkmak durumunda kalmışsak fiziki ve sosyal mesafeye dikkat ediyoruz, maskelerimizi takıyoruz, gerekli temizlik kurallarına da riayet ediyoruz. Bu tedbirleri uymaz ve uygulamadığımız takdirde, virüsü taşıyarak başkasına bulaştırma bakımından kul hakkına girme ihtimalimiz var.
     
    Maddi tedbir olarak evlere kapanmamız, bizim için iç muhasebemizi yapmamıza, iç yolculuklarımıza çıkmamıza manevi olarak da iç derinliğe ermemize bir fırsat ve vesile olsun. Olsun da bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirerek olayları doğru anlayalım, hayatımızı doğru bir biçimde şekillendirelim de hem başkalarının hakkına girmeyelim hem de kendimize, geleceğimize zarar vermeyelim. Peki, bunu nasıl yapalım?
     
    Önce durum tespiti
     
    Önce şunu belirleyelim: Şu dünya meskeninin ikamet edenleri olarak dünyanın kendisi gibi hepimiz faniyiz. Dünyaya hiç kimse kazık çakmayacak. Kimsenin kimseye maddi bir üstünlüğü yok, üstünlük ancak takva ile.
     
    Bütün insanlarla ilişkilerimizde, hayatımızda, insan odaklı olarak hareket etmeli; temel ve evrensel insani değerler, hak ve özgürlükler çerçevesinde tavır ve davranışlar sergilemeliyiz. Bunun en genel geçer kuralı “Sana yapılmasını istemediğini, sen de başkasına yapma!”dır.
     
    Dahası ,Yunus Emre’nin dizelerinde ifadesini bulan “Yitmiş iki millete birlig ile bakmayan/Şer'ile evliyâsa hakîkatde ‘âsîdür” tespiti çerçevesinde, insana insanca bakan bir anlayışla yapmalıyız. Oyuncu Sermiyan Midyat bakın ne güzel diyor: “Kızılay bangır bangır kan anonsu yaparken ‘Kanamalı bir hasta için Türk kanı, Kürt kanı, Arap kanı, siyah ya da beyaz kanı aranıyor.’ demiyor! Çünkü kanın ve canın tarafı olmaz!
     
    Bilim, insandan insana hangi kanın verilebileceğini ortaya koymuş. Başka bir varlığın kanı insana hayat vermez. Başka bir varlıktan, hayvandan alınan kan, insanın can vermesi, ölmesidir. Evet, bir insana ancak bir başka insan can olabilir.
     
    İyiliği dileyen, o yönde işler ortaya koyan ile bu iyilikleri türlü sebeplerle engel olmaya çalışan, yok eden, iyilik edeni cezalandıran; işte ikisi de insan. Her ikisi de cüzi iradesinin meyvelerini devşirmekte. Gerek iyilik olarak gerek eza ve cefa olarak, yarın hesap gününde herkes yaptıklarının karşılığını hak ettiğince alacak. Bilinen bir hakikat var ki “O gün, herkes gelip kendi canını kurtarmak için uğraşır ve herkese yaptığının karşılığı eksiksiz ödenir, onlara asla zulmedilmez.” (Nahl, 111)
     
    Yüce Rabbimizin Çağrısı
     
    Allahu Teâlâ, yaratılmışların en şereflisi olarak yarattığı insanların tamamının hidayete ermesini diler. İslamiyet’in bütün insanlığa gönderilmiş olması bundandır. Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde “sadece inananlara” değil, bütün insanlara “ey insan” veya “ey insanlar” şeklinde hitap edilir; bu, İslam’ın evrenselliğini gösterir. Erbabınca bu hitabın yirmi biri çoğul ve ikisi tekil olmak üzere yirmi üç kere yapıldığı tespit edilmiştir. Bu hitabıyla Yüce Mevlâ, insanın ne kadar da önemli bir varlık olduğunu insana hatırlatır. Böylelikle insanı, biricikliğinin gereğini yapmaya yani hak ve hakikate ermeye çağırır. (aliakpinar.net) İşte, Kur’ân’ın tüm insanlığa o çağrılarından birkaçı:
     
    “Ey insanlar, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız, günahlardan en çok korunanınızdır. Allah bilendir, haber alandır.” (Hucurat, 13)
     
    “Ey insan! Nedir seni O Kerim Rabbin hakkında aldatan? O Rabbin ki, seni yaratıp, sana mükemmel bir şekil ve bütün uzuvlarıyla vücuduna mükemmel bir denge verdi.” (İnfitar, 7-8)
     
    “Şüphesiz ki Allah, size adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara bakmayı emreder; hayasızlıktan, fenalıktan ve azgınlıktan nehyeder. Öğüt almanız için size böyle öğüt verir.” “Nahl, 90)
     
    İmanını sağlamlaştır
     
    Bundan başka, insanlar içinde, Allah’a ve Resulüne, meleklere, kitaplara, ahiret gününe, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine, kaza ve kadere iman eden müminlere oldukça dikkat çeken bir çağrı vardır: “Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab'a, ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse sapıklığın en koyusuna düşmüş olur.” (Nisâ, 136) Şimdi, başımızı iki elimiz arasına alıp düşünme vakti. Allahu Teâlâ inanan kullarını neden tekrar “iman ediniz” diyerek imana çağırıyor? İşin nirengi noktası burası: İmanın sağlam olsun, sözde değil; özde bir imanla kulluk et!
     
    İnsanın başına türlü türlü işler gelebilir ve insan istemediği olaylarla karşılaşabilir. Her türlü göz alıcılığıyla dünya, makam mansıp, para onu inandığı değerlerden edebilir. Bunun neticesinde gaflete dalıp dalalete düşebilir. Böylesi durumlara düşmüş olan müminleri uyandırmak, düştüğü bu istenmeyen durumdan kurtarmak için Allah’ın bu mümin kullarına merhametinin bir gereğidir bu çağrı! Düşünen ve anlayana, kişinin kendini sürekli olarak muhasebe ve murakabeye tabi tutmasının gereğini hatırlatır.
     
    Hz. Peygamber’in çağrısı
     
    Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem), kendisine tevdi edilen risalet vazifesini en iyi şekilde yapıp tamamladığının âdeta mührü mesabesindeki Veda Hutbesi’nde bütün insanlara ve Müslümanlara önemli çağrılarda bulunur. Veda Hutbesi’nde özetle “herkesin can, mal ve namusunun tecavüzden korunduğu, kimsenin kimseye zarar vermeye hakkının olmadığı, bütün Müslümanların kardeş olduğu, bütün borçların iade edileceği ve borç olarak alınanın dışında bir fazlalık (faiz) ödenmeyeceği, kan davalarının sona erdiği ve adaleti kişinin şahsen yerine getirmesinin yasaklandığı, kadınlarla erkeklerin hayat arkadaşları olduğu, buna göre onlara iyi muamele edilmesi gerektiği, onların da tıpkı erkekler gibi mal ve mülkte şahsi tasarruf haklarının olduğu, insanların ırk ve renk farkı gözetilmeksizin birbirine eşit oldukları, aile ve toplum hayatına zarar veren zina vb. davranışların kesinlikle yasaklandığı, Kuran-ı Kerim ve Hz. Peygamberin sünnetinin insanlara bir emanet olarak bırakıldığı ve insanların ona sımsıkı sarılmasının tavsiye edildiği” belirtilir.
     
    Din, şüphesiz, insanların bu dünyada da sağlıklı ve huzurlu bir hayat yaşamasını ister; imtihan sırrı buna mâni değildir. Yüce Allah’ın bizden yapmamızı istediklerine ve yapmamamız konusunda uyardıklarına hikmet gözüyle bakılırsa bütün bunların, bizim dünya hayatında da mutlu, huzurlu ve sağlıklı olmamız için olduğu görülecektir. O hâlde biz insanlara düşen, emirleri yerine getirmek; nehiylerden, yasaklananlardan kaçınmak olmalıdır.
     
    Yunus Emre’nin çağrısı
     
    Gönül insanı Yunus Emre’m çağlar ötesinden, hakikate eren bir bakışla neler söylüyor, bir kulak verelim: “Bu dünyaya kanmayalım/ Fanidir aldanmayalım/ Bir iken ayrılmayalım/ Gel dosta gidelim gönül
     
    Bu sözleriyle bu dünyanın geçici olduğunu vurgulayan Yunus Emre, hep birlikte ezeli ve ebedi dosta, Allah’a gidelim, dünyada oyalanmayalım, der. Bir başka şiirinde de Allah’a iman edip Müslüman olduğunu söyleyenlere, “Müsülmânem diyen kişi/ Şartı nedür bilse gerek/ Tanrı’nun buyrugın dutup/ Beş vakt namaz kılsa gerek.// Her kim bu sözden almadı/ Beş vakt namâzı kılmadı/Bilün müsülmân olmadı/ Ol tamuya girse gerek” diyerek onların İslam’ın şartlarını yerine getirmesi gerektiğini, namazsız olmakla Müslüman vasfı taşımadığını, bundan dolayı cehenneme girme ihtimalini hatırlatır. Ayrıca “Bakma dünya sevüsine aldanma halk gövüsine/Dönüp dîdâr arzusına ol Hakk'a yüz tutmak gerek” diyerek dünyaya sevgi beslemenin, halkın takdir ve alkışına aldanmanın yanlışlığına dikkat çeker ve cemalini görme arzusuyla Allah’a yönelmenin önemini vurgular.
     
    Hakkaniyete çağrı
     
    Bu dünya ahiretin tarlasıdır; ahiret yurdunda nasıl bir hayat yaşayacağımızı, nasıl bir ortam ve mekânda olacağımızı belirleme yeridir. Hepimizin sorguya çekileceği bir “hesap günü”ne yol alıyoruz. Bu sebeple, orada sorguya çekildiğimizde sorular, “çalışmadığımız yerden” gelmemeli. Orada nelerin sorulacağı belli zaten. O sorulara rahatlıkla cevap verebilmenin yolu buradan hazırlıklı olarak gitmekten geçiyor.
     
    En başta yapılması gerekenler; Allaha ve Resulüne karşı gelmemek, kul hakkına girmemek, insana eziyet ve işkence etmemek, yaratılanı yaratandan ötürü sevmek. Herhangi bir dünya menfaati için bir bakasını hor görmemek, malını, mülkünü, canını haram bilip ona zarar vermemek.
     
    Dahası, politik tercihleri, duruşları sebebiyle insanları ötekileştirmemek, onlara işlemediği bir eylemi işlemiş muamelesi yaparak zulmetmemek, zulme taraftar olmamak. Şurası iyi bilinmeli ki ahirette bir siyasi anlayışa taraf olduğu için kişi kendini kurtaramaz, sadece ve sadece Allah’a kul olduğu ve onun emirlerini yerine getirdiği için kurtuluşa erer veya getirmediği için ceza görür.
     
    Ey insan, ey kendine akıl nimeti verilen şerefli varlık. Aklını kullan, kulların sözüyle ahiretini, ebedi hayatını mahvetme! Dünya kıvılcımıyla ebedi hayatını kendi elinle ve dilinle yakma!
     
    Bediuzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur’da, gençlere söylediklerini bir an için hatırımızdan çıkarmayalım: “Sizdeki gençlik katiyen gidecek. Eğer siz daire-i meşrûada kalmazsanız, o gençlik zâyi olup başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem âhirette kendi lezzetinden çok ziyâde belâlar ve elemler getirecek. Eğer terbiye-i İslâmiye ile, o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak, iffet ve nâmusluluk ve tâatte sarf etseniz, o gençlik mânen bâkî kalacak ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebep olacak.” Gençliğimizin, boş vaktimizin, ruh ve beden sağlığımızın kıymetini bilelim.
     
    Nerede zulme uğramış varsa, mazlumun yanında olalım. Birbirimizi sevelim, hiç kimseyi ötekileştirmeyelim. Başta Doğu Türkistan olmak üzere mazlumlara dua edelim.
     
    İşte, peş peşe ölümler yaşanıyor, kimi yeni kimi eski meşum hastalıklardan. Hastalık bir sebep, ecel vade erince, kul için öteye yolculuk başlıyor.
     
    Bu dünyada kimse kalıcı değil; zulmeden de zulüm gören de. Elmas verip bakır alınmaz; sonsuz bir hayat, üç günlük dünya hayatı ile değişilmez.
     
    Dünyayı kazanalım derken ahiretimizi heba etmeyelim. Hz. Ali’nin (r.a.) “Allah rızka kefildir ama imana kefil değildir. Bu yüzden imanınızı dert edinin, rızkınızı değil.” ikazını dikkate alarak imanımızı terütaze tutmaya çalışalım.
     
    Allah Resulü’nün (s.a.v.) “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size, yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir iş göstereyim mi? Aranızda selâmı yayın.” İkazına dikkat kesilelim ve tavsiyesine uyalım.
     
    Hayat kanaviçemizi, “hakkı hak bilip hakka iltica, batılı batıl bilip batıldan içtinap eden” bir manevi cihazın aydınlığında örelim. Ahirete kul hakkı ve şirk günahı gidenlerden olmayalım. Rabbim nefsimize ve neslimize, hasılı cümlemize hidayet versin!..
     
    Son çağrı da Nazım’dan: “Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,/ yok edin insanın insana kulluğunu,/ bu dâvet bizim.// Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür/ Ve bir orman gibi kardeşçesine/ bu hasret bizim...
     

Kar360.com Kayseri-Türkiye ve Dünya gündemini takip edebileceğiniz, İnteraktif bir haber sitesidir. Yazılım ve Tasarım hizmeti www.tahamedya.com tarafından yapılmıştır.