|   | 
  • Cevahir Kadri

    Türk’ün ve Türkçemizin Şairi

     

    Kâinatın mayasında sevgi vardır; onun içindir ki sevgiyle öğretilenlerin kazandırılanların, kazanılanların kalıcı olduğu bir gerçektir. İnsan hiç sevmediği şeylerle bir arada olması, hele ki bunu sürekli yapması mümkün mü? Eğitim öğretimin en temel kuralı sevmektir.

     

    Üniversitede okuduğum yıllarda duyduğum ve söyleyiş olarak da çok hoşuma giden bir ifade vardı: Millî romantik duyuş tarzı. Bu ifadeyi dil ve edebiyat konusunda her zaman hayırla yad ettiğim -ki bugün liselerde okutulmakta olan Türk Edebiyatı, Dil ve Anlatım derslerinin müfredatının hazırlanmasında büyük emeği vardır, kendisi bu komisyonlara başkanlık etmiştir- merhum Prof. Dr. Şerif Aktaş Hocamızın derslerinde işitmişim. Sayın Hocamız, bu sözü derslerinde konu bağlamında hep kullanırdı. Sonraki yıllarda da “millî romantik duyuş tarzı” sözüyle hep karşılaşmışımdır. Peki bu söz ne demektir, ne zamandan beri kullanılmaya başlanmıştır? İsterseniz, söze buradan başlayalım.

     

    18. yüzyılın sonları ve 19. Yüzyılın başlarında Avrupa’da ortaya çıkan romantizm akımı ile birlikte milletler kendi kimliklerine dönmeye ve millet olma bilinci daha içten ve daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmaya başlamıştır. Osmanlı aydınları da bu akımları zaman olarak biraz geriden de olsa takip etmeye başlamış ve bunun bir yansıması olarak yazar ve şairler, ressamlar eserlerini takip ettikleri akımlar doğrultusunda vermeye başlamışlardır. Tanzimat Edebiyatında Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, şiirde Abdülhak Hamid Tarhan, Recaizade Mahmut Ekrem gibi usta kalemler de romantizm akımının etkisi altında eserler vermişlerdir. Ne var ki Namık Kemal’i ve Ahmet Mithat Efendi’yi hariç tutarsak şiirde romantik eser veren diğer sanatçılar “millî duyuş noktasında” eserlerinde çok da belirginlik görülmez.

     

    Millî romantik duyuş tarzını tam anlamıyla eserlerine yansıtan ilk sanatçımız denilebilir ki Mehmet Emin Yurdakul’dur.Mehmet Emin Yurdakul, 1869 yılında İstanbul’da doğdu. 1897’de Türk Yunan Harbi sırasında Selanik’te Asır Gazetesi’nde yayımlanan Anadolu'dan Bir Ses -yahud- Cenge Giderkenşiiribüyük ilgi gördü ve kendisine büyük şöhret sağladı.Daha sonraki zamanlarda hep bu şiirin şairi olarak anıldı. Servet-i Fünündöneminin yani aruzla şiir yazmanın en güçlü olduğu bir zamanda 1898’de, Türkçe Şiirler isimli bir şiir kitabını yayımladı. O bu eseriyle o, dönemine hâkim olan şiir anlayışından ve duyuş tarzından farklı bir yolda olduğunu ortaya koydu. Böylelikle bir edebiyat topluluğu hâlinde 1911 yılında ortaya çıkan Millî Edebiyatçılardan en az on, on iki sene önce başladığı “millî romantik duyuş tarzı” ile Türk milletinin millî benliğinin sesi olma yolunda kendisinden sonraki sanatçılara; hem Millî Edebiyat dönemi sanatçılarına hem Beş Hececiler topluluğu sanatçılarına öncülük etmiştir. Şerif Aktaş Hoca’ya göre Millî Edebiyatdönemi esasen Mehmet Emin Yurdakul ile başlatılmalıdır. Eserden, eserlerde savunulan düşüncelerden ve dile getirilen duygulardan hareketle meseleye yaklaştığımızda bu düşünceye, Millî Edebiyat döneminin Mehmet Emin Yurdakul ile başlamasına hak vermemek mümkün değil.

     

    Şiirlerinde millî duyuşun ve millî söyleyişin çok derin izleri görülür. Millî duygulara seslenmesi sebebiyle de toplantılarda, mitinglerde, hitaplarda şiirleri sıkça kullanılmış, dolayısıyla milletin türlü konulardaki duygularına şiirleri tercüman olmuştur. İşte Cenge Giderken şiirinden bir bölüm:

     

    “Ben bir Türk'üm; dinim, cinsim uludur;

    Sinem, özüm ateş ile doludur.

    İnsan olan vatanının kuludur.

    Türk evlâdı evde durmaz giderim.

     

    Muhammed'in kitabını kaldırtmam;

    Osmancık'ın bayrağını aldırtmam;

    Düşmanımı vatanıma saldırtmam.

    Tanrı evi viran olmaz, giderim.”

     

    Şiirlerinde sade bir dil kullanmayı tercih etmesi millî romantik duyuş tarzı felsefesi ve ideali ile büyük bir uyumluluk göstermektedir. Bu, duygu ve düşüncesinin izinde eser verdiğini bize göstermektedir. Osmanlı döneminde “tanrı” kelimesini “Allah” kelimesinin yerine kullanması başlı başına bir bilinçli tercihtir. “Tanrı” kelimesini 15. Yüzyılda Mevlid’in müellifi Süleyman Çelebi de kullanır. Ama Süleyman Çelebi, o kelimeyi “ilah” yerine kullanır.

    Yaşadığı dönemde büyük savaşların yaşanması onun şiirlerinde vatan, millet, savaş, gazi, şehit gibi kavramların çokça işlenmesine de sebep olmuştur. Ya Gazi Ol Ya Şehit isimli şiiri de bunlardan biridir. Kısmî öykülemelerin yer aldığı başka manzumelerinde olduğu gibi bu şiirinde de bir annenin oğlunu vatanını savunmaya göndermesi ve onu uğurlarken oğluna söylediği nasihatleri dile getirir.

     

    “Hadi yavrum kendine sende yiğit er dedir

    Büyüdüğün gaziler ocağına can getir

    O cenkleri kazan ki senin büyük Türk adın

    Yedi iklim dört bucak içersine ün salsın

    Beş yüz yıllık ecdadın kabirlerde titreyen

    Kemikleri öç alsın

     

    Git evlâdım yıllarca ben oğulsuz kalayım

    Şu yaralı bağrıma kara taşlar çalayım

    Hadi yavrum hadi git ya gazi ol ya şehit”

     

    Şiirlerinde yer yer duyuş ve düşünüş bakımında nasıl bir ideale sahip olduğunun ipuçlarını veren şair, Bırak Beni Haykırayım adlı şiirinde yoksulların, mazlumların, milletin sesi olduğunu veciz bir şekilde belirtmiştir. O, şairlerin seslerinin kısılmamasını, her daim haykırmasını gerektiğini ifade eder. Şairleri haykırmayan, ses vermeyen millerin sevenleri toprak olmuş, kimsesiz kalmış öksüz çocuklar gibi ortalıkta kalakalacağını, Allah’ın insanları esir olarak yaratmadığını hatırlatarak “Bende esir yaratmayan bir Tanrı’ya iman var!” diyerek bir bakıma milletin hür ve bağımsız yaşaması gerektiğini ortaya koyar:

     

    “Bırak beni haykırayım, susarsam sen mâtem et;

    Unutma ki şâirleri haykırmayan bir millet,

    Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir;

     

    Zaman ona kan damlayan dişlerini gösterir,

    Bu zavallı sürü için ne merhamet, ne hukuk;

    Yalnız bir sert bakışlı göz, yalnız ağır bir yumruk! ..”

     

    Anadolu manzumesiyle Beş Hececiler’den çok önce Anadolu’nun şiirlerde ele alınıp işlenmesi gerektiğini bize göstermiştir. Gençliğe armağan ettiği bu şiirinde Mehmet Emin Yurdakul, Anadolu’dan değişik kesitler sunar; bunlar çoğu zaman masum ve mazlum halkın duygularını dile getirir. Ama Anadolu halkına birtakım nasihatlerde bulunmaktan da çekinmez. Anadolu’nun şiirlere konu edinmemesine de epey içerlenir:

     

    “Yürüyordum: Ağlıyordu ırmaklar;

    Yürüyordum: Düşüyordu yapraklar;

    Yürüyordum: Sararmıştı yaylalar;

    Yürüyordum: Ekilmişti tarlalar.”

    “-Ne o bacı?

    - Ot yiyoruz, n'olacak! ..

    -Tarlan yok mu?

    - Ne öküz var, ne toprak...

    Bugüne dek ırgat gibi didindim;

    Çifte gittim, ekin biçtim, geçindim,

    Bundan sonra...

    - Kocan nerde?

    - Ben dulum;

    Kocam şehit, bir ninem var, bir oğlum.

    - Soyun, sopun?

    - Onlar dahi hep yoksul!

    Ah Efendi, bize karşı İstanbul

    Neden böyle bir sert, yalçın taş gibi?

    Taşraların hayvanlık mı nasibi?”

    “Yazık, sana ağlamayan şiire;

    Yazık, sana titremeyen vicdana,

    Yazık, sana uzanmayan ellere;

    Yazık, seni kurtarmayan insana!..”

     

    Anadolu şiirinde dul kadının dile getirdiği “Ah Efendi, bize karşı İstanbul/Neden böyle bir sert, yalçın taş gibi?” sözleri de zamanın yöneticilerinin Anadolu’yu taşra görerek hep ihmal ettiğinin bir delili olsa gerek.

     

    Mehmet Emin Yurdakul için bir tadımlık olan bu yazı onun 14 Ocak 1944 yılında vefat etmesi sebebiyle, onun vefatının yıldönümünde onu anmak maksadıyla kaleme alındı. Millî romantik duyuş tarzımızı öğrettiği ve hatırlattığı için millet olarak ona minnettarız. Onu rahmetle anarken, bugünkü gençliğimizin de vatanımıza ve milletimize olduğu kadar dilimize sahip çıkması gerektiğini belirtmek isterim. 

Kar360.com Kayseri-Türkiye ve Dünya gündemini takip edebileceğiniz, İnteraktif bir haber sitesidir. Yazılım ve Tasarım hizmeti www.tahamedya.com tarafından yapılmıştır.