Bayram deyince herkesin mutlu, huzurlu olduğu bir atmosferi düşünürüz hep, değil mi?
Aslında şöyle bir sır perdesini aralayıp baktığımızda mutlu olanlar gibi her bir farklı köşelerde ağlayan, sızlayan, yanı-beli ağrıyan, inleyen, bekleyen insanlar da var.
Yine de bayram herkes için bayramdır. İçinde mutluluk da olsa acı da dolsa bayram,Yaratanın yarattığı kuluna hediyesi değil midir?
Biz insanoğlu bu hediyeye nasıl değer veriyoruz, ya da nasıl görüyoruz?
Hiçbir şey göründüğü gibi değil! İçinde ve dışında görmediğimiz, bilmediğimiz, duymadığımız neler var nelerrrr. Bayram da olsa!
Çil Yavrusu Gibi Dağıldığımız Bayramlara Geldik
Ninelerin, dedelerin, annelerin, babaların, halaların, dayıların, teyzelerin,yengelerin, eniştelerin, dayıoğullarının, emmioğullarının, teyzeoğullarının hep birlikte aynı evde aynı sofranın etrafında bayramlaştığı bayramlardan çil yavrusu gibi dağıldığımız bayramlara gelerek değiştik.
Büyüklerin ellerinin öpüldüğü, küçüklere hediyelerin verildiği, harçlıklarla sevindirildiği, ninelerin hırkasının, dedelerin yeleğinin içinden sürpriz tavşanların çıktığı bayramlardan sadece ninelerin ve dedelerin değil anne ve babaların aynı şehirde bile sadece telefonla arandığı bayramlara gelerek değiştik.
Herkes bir tatil köşesine çekildi, en renkli tatillerden ancak sadece kuru anlamsız ve soğuk mesajlarla ‘Bayramınız kutlu olsun’ denilebildi. İnsan bunu ele yapmaz denilmedi.
Komşusu aç yatarken, tok yatanın kapı dışı edildiği, mezarda ilk komşu hakkından sorulacak denildiği bir iklimden aynı mahalleyi, sokağı geçtim de aynı binada oturanların bile birbirini tanımadığı, bilmediği hatta selam bile vermediği şekliyle komşuluk ilişkilerine değiştik.
Dul, öksüz ve yetimlerin, yaşlıların baş tacı edildiği, evlerimizden önce ilk onların ihtiyacının giderildiği bir titiz iklimden;
-Ya öyle mi, o kadının kocası mı ölmüş,
-Hımm o küçük çocukların annesi ve babası da mı ölmüş,
-Şu ihtiyarları çocukları terk mi etmiş,
gibi vicdansız ve hissiz sorularla kendi çocuklarımızı da zehirlediğimiz, gelecekte başımıza geleceklerin senaryosunu yazdığımız günlere gelerek değiştik.
Bayramda bunların da konuşulması gerekmez mi?
Hep insanların karşısında 3 gün boyunca sahte gülücükler sergilemek, laf olsun diye ‘bir ihtiyacınız olursa bir alo yeter’ demek mi bayramlaşma?
En uzun oturduğumuz ziyaret 10 dakika!
10 dakikada hal, hatır bile sormuyoruz, şekerimizi alıp kaçalım demiyor muyuz?
Nereye kaçıyorsun ey Sabahattin?
Nereye kaçıyorsunuz ey insanlar, kimden kaçıyoruz.? Niye kaçıyoruz?
Dönüştüklerimiz Değiştiklerimizden Daha Acı
Dönüştüklerimiz değiştiklerimizden daha da acı!
Hani klasik bir söz var ya ‘İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız! İşte öyle bir durumdayız…
Nineleri, dedeleri, anneleri ve babaları kendi evlerinde bile bırakmıyoruz. Kendi evlerinde bile bakmıyoruz. Bayram reklamlarında evinde tek başına evlatlarının, torunlarının yolunu gözlemesine bile fırsat vermiyoruz. Huzur evlerinin yalnızlık ve gözyaşı sinmiş odalarına atıyoruz. Ardından utanmadan;
-Çok rahat, sıcacık, yemeği hazır, doktoru var hemşiresi var, mis gibi bakıyorlar, hem parasını da ödüyorum daha ne?!…
Böyle edepsiz sözlerle kendimizi kandırıyoruz. Bilmiyoruz ki onlar buz gibi de olsa soğuk odalarında evlatlarının sıcacık sarılmasını, gülümsemesini, ‘nasılsın’ demesini bekliyor. Onlar günlerce aç kalsa da senin bölerek vereceğin bir dilim ekmeği bekliyor!
İşte böyle bir acımasızlığa dönüştük. Bilmiyoruz ki yaptıklarımızı yaşamadan çekip gitmeyeceğiz bu dünyadan, hem de aynısını belki de mislisiyle!
Anne yarısı denilen halasını, teyzesini, baba yarısı amcasını ve dayısını bilmeyen, umursamayan, aramayan bir yaratığa dönüştük!
Yengeler, enişteler bu fırtınalı hayatın içinde kim ki! İnanın onları ne biliyoruz ne de sayıyoruz!
Şimdilerde ‘kuzen’ denilen; canımız, kanımız, en yakınız dayıoğullarını, emmioğullarını, teyze oğullarını, kızlarını hiç görmediğimiz, tanımadığımız ve umursamadığımız bir nesle dönüştük!
Hep birlikte aynı evde aynı sofranın etrafında bayramlaşılan bayramlardan geçtik, çil yavrusu gibi dağıldığımız bölünmelere hiç değinmiyorum bile fakat bayramlarda bile yan yana gel-e-meyen bir şekle dönüştük.
Büyüklerin ellerinin öpüldüğü, küçüklere hediyelerin verildiği, harçlıklarla sevindirildiği sıcacık sahneler bitti. Onun yerini el öpmek bir yana mezarlarını bile ziyaret etmeyen insan müsveddelerine dönüştük.
Ninelerin hırkasının, dedelerin yeleğinin içindeki sürpriz tavşanların küflendiği çöplüğe dönüştük.
Bayramlarda sadece ninelerin ve dedelerin değil anne ve babaların aynı şehirde telefonla bile aranmadığı birer hödüğe dönüştük.
Herkes bir tatil köşesine çekilip, renkli tatillerden sadece kuru ve soğuk mesajlarla bile ‘Bayramınız mübarek olsun’ bile diyemeyen birer pisliğe dönüştük.
‘İnsan bunu ele yapmaz’ diyemedik yaptık, elleri de insan yerine koymayan merhametsizlere dönüştük.
Komşusu aç yatarken, tok yatanın kapı dışı edildiği, mezarda ilk komşu hakkından sorulacak denildiği bir iklimi duyanlardan;
-Yahu onlarda çalışsaydı, bak bunun yazı var, kışı var, gençliği var, yaşlılığı var! Kazandığımı bu sefillerle mi paylaşacağım değil ama’ diyen gafillere dönüştük.
Aynı mahalle, sokak ve binada oturanların birbirini tanımadığından, selam bile vermediğini gölgede bırakacak;
-Aaa bak sanki biri hastalanmış ambulans gelmiş, binada biri ölmüş cenaze aracı gelmiş, belediye cenaze çadırı kurmuş! Diyen hane halkına:
-Kapat pencereyi soğuk geliyor, diyen acımasızlara dönüştük.
Dul, öksüz ve yetimlerin, yaşlıların hiç önemsenmediği, annesi, babası, kardeşi veya aileden birinin kaybedildiğinde;
-Eee hayat böyle kimini güldürür kimini de ağlatır, diyecek kadar zalimlere dönüştük.
Ne diyorsunuz, bayramda bunların da konuşulması gerekmez mi?
Bu kadarı yeter mi değerli okurum?
Haksız mıyım?
Şöyle dönüp önce kendime, sonra da çevreme bakıyorum; maalesef yazdıklarımın yalan, yanlış olmadığını görüyorum. Keşke ben haksız olsam! Keşke…
Bakınız, kendimize gelelim: 100 yıl sonra kimse sizi hatırlamayacak!Evrende bir zerre kadar bile yeriniz yok!
Kendimizi o kadar önemli hissediyoruz ki, dev aynasında görüyoruz ki sanki dünya etrafınızda dönüyor!...
Hiç de öyle değil, dünyanın nimetlerinden başımız dönüyor!
Bakın, işte bayram gelmiş, ne güzel gelin bunu fırsat bilelim:
Yeni bir başlangıç yapalım.
İlk gördüğümüz insana selam verelim, karşımızdakilere tebessüm edelim, büyüklerimize gidelim, ellerini öpelim, küçüklerimizi hediyelerle gülümsetelim.
Eşimizi, dostumuzu, yakınlarımızı, akrabalarımızı arayalım, araşalım (telefonu kastetmiyorum haaa), güzellikleri paylaşalım.
Hastaları ziyaret edelim, acılarını, sızılarını dindirelim. Komşularımıza evimizi açıp, ‘hoş geldin’ diyelim.
Çalışanlarımızı sevindirelim.
Bayramı bayram yapalım, bayram gibi bayram yapalım.
Bayramı paylaşalım. Yoksa bir ay boyunca sabahtan akşama kadar aç kalmanın, sağa sola saldırmanın, herkesle kavga etmenin, bir küçük sigara dalına köle olmanın bayramı olur mu?
Bayram güzelliğini bize hediye edenin bizden istediği de bu değil mi?
Ramazan Bayramınız mübarek olsun, büyüklerin ellerinden, küçüklerin yanaklarından doya doya öpüyorum. Bu dünyadan geçenleri rahmetle anıyorum. Herkese gönül dolusu sevgiler, saygılar ve selamlarımı iletiyorum…
Sizi düşünmeye sevk ettiysem, kafanızı ve ruhunuzu karıştırdıysam çok iyi yapmışım, helal olsun bana!