|   | 
  • Cevahir Kadri

    Bir Yanım Yaz Bir Yanım Güz

    Ömrü olana ne vakitler gelip ne vakitler geçiyor. Daha dün etraf duman çiçekti; çiçekler meyveye durdu. Meyve olanlar, hamlıktan bir birkurtuldu da olgunluğa erdi.

     

    Kardı, soğuktu derken bahara açılan kapıdan içeriyeyaz girdi. Yaz, sıcaklarıyla, meyveleriyle bereketiyle, olgunluklarıyla geldi.Sıcaklar meyveleri hamlıktan kurtardı. Mayıs, haziran, temmuz derken işte, ağustos da geldi çattı.

     

    Hoş geldin ağustos, hoş geldin gündüzü git gide azalan ay, bereket günleri, hoş geldin. Yakıcı temmuz sıcaklarından sonra ılık bir tebessümle geldin, hoş geldin. Ağustos, yazı uğurlama töreni, güze hoş geldin seremonisi. Onun için geçmiş zamanlardan bugüne akıp gelen bir söz vardır ağustos için: “On beşi yaz, on beşi güz.” Elbette bu, coğrafyasına göre biraz farklılık arz eden bir hâl!..

     

    Yaz meyveleri de vardır, güz meyveleri de. Hatta kışın da meyveleri vardır, anmazsak alınırlar şimdi. Hiçbir güzellik kahrolmasın, hiçbir güzellik, iyilik kaybolmasın;kaybolmaz da!..

     

    Bir güzellik de annemden. Annem der ki “Börtlek (kuşburnu) çiçek açmışsa vakit darısı ekme zamanı gelmiştir. Ayva çiçek açınca da hıdrellez gelmiştir; dıkız otu çiçek açınca kiraz ben atar,çakır dikeni çiçek açınca üzüm!..” Yılların, asırların tecrübesi ile oluşmuş şu halk takviminin güzelliğine bakar mısınız? Çiçekler dilimliyor ve belirliyor zamanı!

     

    Benim için ağustos, toplumu derinden etkileyen olayların insanları bunaltan sıcaklığının kat be kat arttığı bir demde, ufukların, zamanın karardığı, kapkaranlık bir hâle geldiği bir vakitte, herkesin kendi hikayesinin kahramanı olarak asude bir köşe mahiyetindeki evlerine çekildiği bir sırada,gamlı, yaslı gönüllere billur abıhayat serinliğine vesile olan bir dost ile,şehrin kaldırımlarında dondurma yiyerek geleceğe güvenle yürüme hâlidir. Dahası, zifiri karanlıklara bir kutup yıldızı, geleceğe yürüme yolunda bir dolunay, amansız fırtınalarda fanusa alınmış bir kandil gibi manevi türlü saldırılardan kendini ol dost ile koruma demidir.

     

    Elbette ki ağustos, coğrafyamız için bir ferahlık ayıdır; Anadolu bize iki kez vatan kılınmıştır bu ayda. Biri Malazgirt biri Büyük Taarruz; ikisinden de zaferle çıkmış bir ecdadın ahfadı olarak kıymetini bilmeliyiz bu toprakların. Şühedanın aziz ruhları şâd, mekanları cennet, makamları âli olsun!

     

    Ağustos adı anılınca zihinlere sıcaklık üşüşür. Yaz sıcaklarının en bunaltıcısı, en kesifi, en şiddetlisi sendedir bilirim. Yine bilirim ki bu günlere “eyyam-ı bâhur” derler. Temmuz sonrası gelen haftayı içine alır, yani ki ağustosun ilk haftasına, ilk yedi gününe tekabül eder. Zaman zaman, "çöl sıcakları", "cehennem sıcakları", "Afrika sıcakları" olarak da anılır bu günler. Aşırı derecedeki sıcaklardan ötürü, bu günlerde, sabah on ila öğleden sonra on altı saatleri arasında güneşe maruz kalmanın sakıncalı olması hasebiyle bu saatlerde dışarıya çıkılmamasını tavsiye eder doktorlar. Hatta yaygın bir kanaate göre, bu günlerde denize girenin vücudunda beyaz veya kırmızı lekeler oluştuğu/oluşacağı ifade edilir. İmkânı olanlar bu günlerde doğanın serin sularına bırakıverirler kendilerini; yüksek rakımlı yaylalar, bol sulu gümrah ormanlar, şelaleler, kanyonlar, nehirler, serin mağaralar, göller, göletler, gezilebilen yerleri itibariyle barajlar, bu günlerde en değerlendirilebilecek mekânlardır.

     

    Ağustos kapısından anılara yolculuk yapınca aklıma, ilk gençlik yıllarımın tevafuk ettiği ramazan iftarları gelir önce. O dönemde ağustos ayına tevafuk eden ramazan orucunu tutmak gerçekten çok sabır isteyen bir ibadetti. Çünkü sıcaklık, çalışmak, zorluklar, susuzluk daha nice enerji harcamayı gerektiren durumlar oruçlunun hayatında birleşince oruç ibadetini ifa etmekiçin sabrın derecesini artırdıkça artırmak gerekirdi.

     

    Ağustos ayı, çiftçinin ektiğini biçtiği, ürettiğini yemeye başladığı bir zaman dilimiydi bizim oralar için. Rahmetli babamın da teşvikleriyle namazları mümkün oldukça camide cemaatle kılmaya özen gösterirdik. Böyle olunca da iftarı camide ederdik. Bu, o dönem cami cemaatinin genel bir tavrı, davranışı idi. O zamanlar, akşam ezanı okunur okunmaz hemen namaza geçilmezdi. Caminin son cemaat mahallinde kurulan iftar sofrasında oruçlar hep birlikte açılır, sonra namaza geçilirdi. Sofra dediysem öyle mükellef sofralar değil, cemaatin ferden ferda birer üzüm salkımı, bir tabak elma, armut, salatalık vb. henüz yetiştirilen ürünlerden getirerek oluşturulan sofraydı bu.Hep birlikte,sofrada olan ne varsa onlarla iftar edilirdi. Bazen kıştan kuyulanmış karlardan getirilir, namaz öncesi pekmezle karılıp kar şerbeti yapılarak cemaate ikram edilirdi. Bu iftar sofraları devşirme, türlü nimetlerden teşekkül ettirilmiş olduğundan buna “aşure sofrası” diye adlandırmak yanlış olmasa gerek.

     

    Ağustos harman hasat demekti aslında... Harmana varmak için ekinlerin biçilmesi,harman dövmek için deste deste toplanarak bir yere yığılması gerekirdi. Ekinler oraklarla biçildiğinden bileği yormaması için iyice kuruması, gevrek bir hâl alması beklenirdi. Bekleme sonunda yazın kavurucu sıcakları ekinleri hem iyice olgunlaştırır hem de çıtır çıtır hâl ile orağa getirirdi.Aile fertleriyle hep birlikte ekin orağına gidilirdi. Ekin orağına, bazen yevmiyeci olarak bazen de imece usulüylegidilirdi. İmece usulü ile yapılan işlerde işler daha çabuk ve daha bütünlükçü olarak yapılırdı. Köyümüzde arazilerin küçük küçük parsellerden oluşması sebebiyle birden fazla tarlada ekini olan varsa aynı bölgedekileri aynı gün içerisinde biçme/biçtirme imkânı doğardı.

     

    Ekinler biçilip deste deste bir yere yığıldıktan sonra sulanıp yuğu ile sertleştirilen zemin üzerinde çatma dövmeye gelirdi sıra. Çatma dövmek, harman dövme işinin bir bölümüne verilen isimdir. Saman yapılmak, evini başaktan ayırmak için daire şeklinde yarım metre yüksekliğinde yığılan ekin sapları üzerine, en içte eşek, dana, düve, büyük inek olmak üzere birbirlerine bağlanan hayvanlar sürülür, dolana dolana ekinler saman hâline getirilirdi. Hayvanların ekinlerden yememesi için burunlarına torbadan veya fileden yapılmış burunsuluk geçirilirdi. Ağustos bizim için ekin hasadı, harman dövmek ve saman depmek idi.

     

    Saman hâline getirildikten sonra çeç ile birlikte olan saman yığını ince uzun bir tepecik şeklinde tınaz hâline getirilirdi.Esenin, yelin esmesi miktarınca yaba ile savura savura saman ile çeç birbirinden ayrılırdı. Önce çeçlerin, buğday tanelerinin doldurulduğu çuvallar eşeğe sarılır, köye, ambara taşınırdı. Ambar yoksa buğday, çuvallarında beklemek üzere eve bırakılırdı. Köyden, evden uzaktaki tarlalardaki harman yerindeki buğdayı getirmek samana göre daha az zahmetliydi. Asıl iş, samanı köye taşımak idi. Samanlar kıldan hararlara (çok büyük çuval) el ile bastıra depe, sıkı sıkıya doldurulur, eşek veya katıra urganlar ile sarıp köye getirilir, köydeki samanlığa o harardaki samanlar boşaltılır, tekrar yeni yükü sarmak üzere harman yerine gidilirdi. Bu saman bitinceye kadar böyle devam ederdi. Harmanın büyüklüğüne bağlı olarak değişmekle birlikte bazen üç günü, bir haftayı bulurdu saman getirme işi.

     

    Ağustos ayının bir başka özelliği, oğlakları büyüyüp tastamam “otukmuş”, otlarla beslenmeye tam olarak alışmış bulunankeçilerin tam sağın olarak sütlerinin sağılmasıdır.Oğlaklar ana sütünehiç ihtiyaç duymazlar artık.Sütü hâlâ var olan keçiler,sahiplerince tamamen sağılır. Buna sağın denir. Sağınlar, keçi sahipleri için başlı başına bir berekettir. Oğlağı erken olmuş olan keçiler için bu evre,daha öncedenyaşanır.

     

    Ağustosun sıcaklarından dem vurduk hep. Hep sıcak mı geçer ağustos? Hasan Hüseyin Korkmazgil “Dostum dostum güzel dostum/ bu ne beter çizgidir bu/ bu ne çıldırtan denge” diye güzellikleri şiir tadında betimledikten sonra “Yaprak döker bir yanımız/ Bir yanımız bahar bahçe” der. Şair bu dizelerinde belki de bu ayı anlatmaktadır belki de her daim dalgalanan ruhumuzu, kim bilir?

     

    Bu ağustos, eyyam-ı bâhur ile birlikte mâh-ı muharrem birlikte geldi. Cümle acılar bir bir, ardın sıra tazelendi yüreklerimizde. Yıllar, asırlar var ki Müslüman coğrafyalarda masumlar maznun ve mazlumdur. Zaman zaman yalancı şafaklar sökmüşse de masum ve mazlumlar ötekileştirilmeye, yok sayılmaya, bütün eracifin sebebi olarak görülmeye devam etmektedir. Bugün bunun dünün mağdur ve mazlumlarınca yapılıyor olması birbaşka acıdır. Böyle bir demde Hüseyni olabilmenin bedelleri vardır, tıpkı geçmişte olduğu gibi. İşte Alvarlı Efe Hazretleri’nin dizelerinde Hüseynî olmanın ağır bedeli:“Bugün mâh-ı Muharremdir, muhibb-i hânedân ağlar/ Bugün eyyâm-ı mâtemdir, bugün âb-ı revân ağlar/ Hüseyn-i Kerbelâ"yı elvân eden gündür/ Bugün Arş-ı muazzamda olan âli divân ağlar"

     

    Nasıl ki hava, ağustosun yarısından sonra güze yelken açacak, sıcakları bir başka bahara öteleyecek. Rabbim masum ve mazlumların kararan gecelerini gündüz eylesin, haksızlık ve hukuksuzlukları sona erdirsin. Gönüller, zihinler, dimağlar hakka yönelsin, ideolojilerin körlüğünden kurtarsın kendini. Haksızlıklar, haksızlar gitsin; hak yerini bulsun, haklıların meşalesi yansın, insanlığın üzerine adalet güneşi doğsun. Yılları eyyam-ı bâhurdan beter geçenlere ferahlık ve inşirah lütfeylesin!

Kar360.com Kayseri-Trkiye ve Dnya gndemini takip edebileceiniz, nteraktif bir haber sitesidir. Yazlm ve Tasarm hizmeti www.tahamedya.com tarafndan yaplmtr.