|   | 
  • Cevahir Kadri

    Bahara Kaç Var Çocuklar?

     

    Takvimler yalnızca günleri saymaz; insanın içinde taşıdığı umutları da sayar. Mevsimler de böyledir. Her biri, hayatın başka bir yüzünü gösterir bize: kimi zaman sabrı, kimi zaman bereketi, kimi zaman da dirilişi. İnsan, aklı ve gönlüyle bu mevsimlerin işaretlerini okuyabildiği ölçüde hayatın zorlukları arasında gizlenmiş güzellikleri fark eder. Fark ettikçe de hayatında mutlu olur.

     

    Kışın en sert günlerinde bile insanın içinde bir soru kıpırdanır: Bahara kaç var? Bu soru sadece havaya, toprağa, ağaca sorulmaz; insanın kendi yüreğine de sorulur. Çünkü bahar, yalnız tabiatın değil, insan ruhunun da dirilişidir.

     

    İlkbaharın, yazın, sonbaharın ve zorlu ve çetin kış aylarının da her birinin apayrı güzellikler barındırdığını bir an olsun unutmayalım. Unutmayalım ve o güzelliklerin tekrar ve tekrar yaşanmasını büyük bir iştiyakla bekleyelim. Bu bekleyişlerde ilk sırayı elbette bahar, ilkbahar mevsimi alacaktır. 

     

    Her mevsimin kendine mahsus gelişinin işaretleri vardır. Yollarda o mevsime yaklaşıldığını haber veren emareleri vardır ve bunları görünce o vakte yakınlaşmanın heyecanını yüreklerimizde hissederiz. 

     

    Cemreler bahara vakit vakit yaklaşıldığını gösteren emarelerdendir. İşte, havaya, suya düştü, derken toprağa da düştü cemreler. Havanın, suyun ardından toprağa düşen cemrelerle toprak daha bir heyecanla taşıyacak bizi baharlara.

     

    Bademler, erikler, kayısı ve şeftaliler çoktan kendilerine mahsus renkleriyle süslü gelinliklerini giydi. Ağaçlar uyandı, bayramlıklarını giyerek güzelliklerini ortaya serdiler. Ya toprak? Toprak hâlâ uykularda mı, onun uyanma vakti gelmedi mi? Toprak da uyandı; görmedin mi hindibalar açmış, menekşeler, laleler, sümbüller, çiğdemler, mor saçılanlar, savrulcular hepsi ayrı ayrı, kendilerine mahsus renk ve kokularıyla ben buradayım diye selam salmış. Onların sosyal medyaları yok ki birer birer durum atsınlar, reels videolarını beğenilere sunsunlar!.. Onlar Yüce Mevlâ’nın donattığı bütün güzellikleriyle “Ey insan, gel bu tarafa, bizi yaratıp süslendiren Yaratıcımızı tanı, idrak et!” diyor.

     

    Doğanın bu uyanışı sonrasında havalar bozabilir mi elbette bozabilir. Mart’ın iki yüzü vardır ama mart, insanlar gibi ikiyüzlülük etmez. Birinci yüzü bahara dönüktür martın, ikinci yüzü ise kışa dönük; yani ferahlık ve güzellikleriyle geleceğe, zorluk ve meşakkatleriyle de geçmişe bakar. Onun içindir ki mart; “haşin, hoyrat” ve sert yüzünü göstererek “Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır.” atasözünün gereğini yerine getirir ve yanımızda, yöremizde kış, kışlayıverir bir anda. İşte o zaman, o narin, nazenin çiçekler bir anda bahar çiçekleriyken kar çiçeklerine dönüşüverir. Böyle bir sürece denk gelen badem, erik ve daha başka meyvelerin çiçekleri “dayanılmaz” soğuklara maruz kaldıklarından o yıl ağaçlar meyveye durmaz. Meyveye duracak hâl bırakmamıştır çünkü mart. O yıl ağaçların “yok, dinlenme yılı”dır artık. Sonbaharda dökülene kadar dallarda sadece yaprak ses verir artık.

     

    Çiçeklerin seremonisinin akabinde martın bu “haşin” yüzü, yürekleri burkan sahnelerin yaşanmasına sebep olur. Öte yandan halk meteorolojisine göre erbain, hamsin gibi bazı ayrımlar söz konusudur. Erbain, Arapçada 40, hamsin de 50 demektir. 22 Aralık-31 Ocak arasındaki zaman erbain, 31 Ocak’ta başlayıp devam eden 50 güne de hamsin denir. Halk arasında “Korkma zemherinin kışından, kork hamsinin beşinden.” diye bir durum tespiti söz konusudur. Buna göre şubat ayı geride kalmış o korkulu günler ama yine de ihtiyatlı olmak lazım. Yine halk arasında yaygın bir görüşe göre nisanın (april) beşinden de korkulmalıdır: “Kork aprilin beşinden öküzü ayırır eşinden.” Buradaki “beş”, Rumi takvime göredir. Günümüz Miladi takviminde bu tarih, 18 veya 19 Nisan civarına denk gelir.

     

    Gönüllere düşen bahar

     

    Her şey söylenir söylenmesine de sebep bir tanedir: Gönüllere huzur ve neşe katacak baharın gelmesidir. Gönüllerden gam kasavet, kin ve düşmanlıkların gitmesidir. Lakin bu ne kadar mümkündür ne kadar gerçekçi bir dilektir, ayrı mesele!...

     

    Onun içindir ki hep sormalarım vardır “Bahara kaç var?” diye. Kutlu bir misafiri bekleme heyecanı ve sabırsızlığı içinde hep sorarım: Bahara kaç var? Salise, dakika mı? Saat ve gün mü? Hafta ya da ay mı? Bahara kaç var ey yüreğim, nedir bu sabırsızlığın? Bir ben de bak yüreği sevgi barış dolu sanatçı Fatih Kısaparmak yıllar, yıllar önce sormuş: “Geceden sonra sabah/ Her kıştan sonra ilkbahar/Yarına, yarına/Yarına kaç var çocuklar?”

     

    Baharı bekleyen, sadece benim de dahil olduğum birkaç yürek değil. Eli kalem tutan, dilinden inci mercan saçılan şairlerimizin, ozanlarımızın da beklentisi ve dileğidir baharın gelişi, gelmesi.

    Yüreği bahar esintileriyle dolup yaşayan bir şair Mehmet Erdoğan “Bahar Yolcuları” adlı şiirinde, baharı bekleyenlerin de belli bir öz niteliklere sahip olmasını isteyerek bize şöyle seslenir: “Bir bahar özleyenler ümitli olmalılar/ Her yan çöle dönse de iksiri bulmalılar/ Vicdanların küfünü bir anda silmeliler/ Hakikat ilmine doğru koyulmalılar”

     

    Doğrusu bu öz niteliklere sahip olmak da bir seviye ister. Kolay mı harap olmuş gönüller, çöle dönmüş bağlar bahçeler arasında o iksiri bulmak, hakikat ilmine koyulmak ve her daim ümitli olmak, kolay mı?

     

    Gül yürekli şairlerimizden Ali Osman Dönmez de bahar mevsiminin gelişinin emarelerini duygularıyla harmanlayarak “Haberci” adlı şiirinde bize bildirmiş: “uyanış meltemi vuslat mevsimi güneşli yarınlar/ çatlayan bahar düşü gönle sızan cemreler/ istiridye şöleni ve karnında inci büyüten çöl/ zarını delen çığlık/ dağı taşı gece ve gündüzü kucaklayan çağrı/ her şey lâl şimdi/ toprakta muştu ağaçta şehrayin/ ebrûlî düşler dalgalı şafaklar/ kelâmlar kelimesiz göğümüzde”

     

    Evet her şey lâl şimdi ve herkes hakikat karşısında suskun. Yalanların, yalancıların sesleri kaplıyor ortalığı. Hakikat hücrelerde mahpus. Herkeste bir ürperti herkes olmuş sus pus. Zihinlere çokmuş kâbus. 

     

    Baharlar bekleyen masum ve kederli gönüllere bir muştu, bir müjde, tutunacak bir dal olması bakımından “İmdat Süvarim” şiirinde söyledikleri de kayda değerdir: “bir rüzgâr eser dağların ardından/ müjdeler bin emareyle baharı/ kara toprak bir yük gibi sırtından/ sıyırıp atar dolu, buz ve karı

     

    Ve müjdesi, muştusu daha da belirgindir ve ülkeye mecazi olarak da baharın geleceğinden bir haber vardır “Bahar Rüzgârları”nda: “kışları seyret ki ufka doğru harekette/bir bahar rüzgârı esecek bu memlekette// gün doğar, buzlar erir, döner de bize devran/kurtulur o zaman ülkem, kurtulur elbette”

     

    Ve söz Üstat Sezai Karakoç’un; o meşhur "Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine" adlı şiirinde “Ey Sevgili” diyerek Sevgili’ye sorar: “Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır/ Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır/ Aşk celladından ne çıkar madem ki yâr vardır/Yoktan da vardan da öte bir Var vardır

     

    Üstat, baharın özgürlüğünden bahis açar, insan gibi onun da özgür olmasını ister. Aslında baharda insanın özgürlüğünü ister “Özgür Bahar” şiirinde: "Dün bir gül düştü bir taraçadan/ Bahar gelmiş dedim başımı kaldırmadan/ Andım o gençlik günlerimi güneş kızıl bir duman/ Sense yüzünden göğsünden ellerinden gül akan"

     

    Daha nice bahar dair sözleri var söz ustalarının gönülleri meltem esintileriyle hoş eden. Önceki yazımızda da Ömer Karaoğlu’ndan alıntıladığımız gibi “Biliyorum bir yerlerden gelecek bahar/ bütün çiçekler açacak düşünce cemre”, biliyorum her türlü dert ve sıkıntılar bir gün son bulacak. Dünya fani ise dertleri de sıkıntıları da fanidir, her birimizin fani oluşu gibi.

     

    Mesele, güzel dünyamızı ceberutların, Firavunvari zorbaların, şahsi hırs ve kinleri ile yaşanmaz hâle getirmeleri, zulüm üstüne zulümleriyle menekşeleri, gülleri, sümbülleri her birerine ayrı ayrı zulümler ederek, türlü bahanelerle savaşlar çıkararak dünyamızı kan gölüne çevirmeleri….

     

    O zorbaların yancıları, destekçileri utanıp arlanmadan, dirilişleri, bahar emarelerini, savrulcuları, çiğdemleri, mor saçılanları, yoğurt çiçeklerini tarihin derinliklerine zulüm haksızlık sopaları ve çapalarıyla gömenler “Yeni bir diriliş beklemeyin!” demiş. Böylelerinden utanıp arlanma beklemek de ham hayal ayrı mesele. Çünkü Kâinatın Efendisi “Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” buyurmuşlar.

     

    Yüreğin yangını dinmiyor. İllaki taptaze baharlar istiyor ve şair Hüseyin Say gibi soruyor: 

    Yüreği beklemek yordu/ Bahara kaç var çocuklar/ 

    Gönle teşrifi ne zaman/ Zaman ki uzadıkça uzar!

    Çocuklar üzülür/ Anneler ağlar

    Bozuldu her taraf/ Virane bahçeler bağlar 

    Elleri koynunda, mahzun/ Mahkûm nice masumlar

    Yanık yürekler sorusu/ Bahara kaç var?”

     

    Bahar sadece bademlerin, eriklerin çiçek açması değildir. Bahar; gönüllerde kinlerin çözülmesi, umutların yeniden filizlenmesidir. Toprağa düşen cemreler nasıl donmuş yeri ısıtıyorsa, insanın içine düşen cemre de kalpleri diriltir.

     

    Belki dünya hâlâ zulümlerle, hırslarla ve karanlıklarla dolu. Belki kış uzadıkça uzuyor. Ama insanın içinde bir umut oldukça bahar uzak değildir.

     

    Ve yine aynı soru yankılanır yüreklerde:

     

    Bahara kaç var?

     

    Belki bir gün…

    Belki bir sabah…

    Belki de tam şimdi, insanın kalbinde başlıyordur bahar.

Kar360.com Kayseri-Trkiye ve Dnya gndemini takip edebileceiniz, nteraktif bir haber sitesidir. Yazlm ve Tasarm hizmeti www.tahamedya.com tarafndan yaplmtr.