|   | 
  • Sabahattin Sürmen

    Kurbanın Sesi, Hissesi ve Lezzeti

    Kurban Bayramı, benim için takvimin yapışkan bir etiketi değil; nesiller arası bir nefes, bir ayna, bir vicdan muhasebesi.

    Çocukluğumun Karadeniz’inde bayram, yağmurun çiselişinde başlardı. Köy meydanında, çamurda kayan çocuk çizmeleri, yaşlıların tespih sesleri, bayram heyacanı ve kurbanın kesilişinde yükselen “Bismillah” nidası…

    Küçükken bayram, yeni ayakkabı ve harçlık demekti. Dağıtılacak etlerin hesabından çok, koşup oynayacağımız vaktin hesabı vardı zihnimde. O yaşlarda kurbanın hikmetini kavramak zordur. Ta ki annemin etleri pay edip poşetleri elime tutuşturup, köyümüzde kimin ihtiyacı varsa ona gönderirdi. . Heycanla birazda zorla gittiğim ihtiyaç sahibine poşeti uzatır,  teyzenin elleri titreyerek aldığı o birkaç parça et için anneme ettiği  dualar, oyunun tam ortasında durup derin derin düşünmeme sebep olurdu.

    Biz çocuklar, etin tadını değil, paylaşımın sıcaklığını öğrenirdik. Kurban, bir hayvanın bedeli değil, bir topluluğun ruhuyla beslenirdi.

    Dağlar arası yollarda yürüyerek dağıtılan et paketleri, bugünün kargo takip numaralarından çok daha güvenilir bir adres barındırırdı: İnsanın yüreği.

    Bizim oralarda bayramlaşma bir an önce bitirilip toplanan harçlıklarla alınan hediyeleri paylaşma ve yemek zamanıydı, Kayseri’de akraba ziyaretleri bir ibadet disipliniyle, büyükten küçüğe hiyerarşik bir ritüelle icra edilirdi.

    Kayseri’ye ilk geldiğimde çocukluktan çıkıp gençliğe adım attığım yıllardı (5 Eylül 1991). Burada bayramlar zamanla değişti. Mahalleler apartmanlara, apartmanlar sitelere dönüştü. Komşuluk kapıları çelik kapılara, sonra da interkomlara kapandı.

    Zamanla bu gelenek, market raflarına, kargo paketlerine, dijital siparişlere evrildi. Ben gazeteci gözümle izledim bu dönüşümü. Reklamcı kulağımla duydum: Artık “kurban” bir tüketim nesnesi, “bayram” bir tatil programı, “paylaşım” ise bir sosyal medya gönderisi oluyor. Oysa paylaşım, ekranın ötesinde, gözlerin içine bakarak yapılır.

    Kurban, paylaşma değil mi?

    Bir parçası eve, bir parçası eşe-dosta, biri de ihtiyaç sahiplerine… Bayram sabahı, annesi babası olmayan bir çocuğun eline geçen o küçük et paketinde, sadece protein değil, bir “sen de varsın” diyen sessiz bir el uzanır.

    Anne babası olmayan bir çocuk için bayram, kelimenin tam anlamıyla bir "eksiklik" günüdür; her gelen misafir, her sarılış, o boşluğu bir anlığına doldurur ama asla tamamen kapatamaz.

    Dul bir kadının pencere arkasından izlediği çocuk kahkahalarında, çaresizlik değil, hâlâ umut vardır. Ben yaşlandıkça anladım: Kurban Bayramı, vicdanın takvimidir.

    Bugünün çocukları, Z kuşağı, bayramı ekranlarda, story’lerde, indirimli uçuşlarda arıyor. Onlar için et, her gün ulaşılabilir bir gıda; kurban ise belki de soyut bir ritüel. Ama annesiyle babasıyla birlikte mahalledeki ihtiyaç sahibine et taşıyan o genç yüzlerde hâlâ bir ışık görüyorum. O an, çocuk sadece et taşımıyor; empati, dayanışma ve insan olma bilincini taşıyor.

    Duygusal bir köprü kuruluyor o pakette. Çocuk, “ben” demekten “biz” demeye geçiyor. Bu geçiş, bayramın asıl kazancı. Dijital çağda bile, bir elin diğerine uzanması, hâlâ en güçlü algoritma.

    Eski bayramların tozlu yolları, yeni bayramların asfaltları; ikisi de aynı toprağa basıyor. Sadece adımlar hızlandı, yürekler yavaşladı.

    Akraba ilişkileri, ekranlara sığdırıldı; duyarsızlaşma, hızın bedeli oldu. Ama insanın özü, hâlâ değişmedi. Sadece hatırlatılmaya muhtaç. Kurban Bayramı, işte o hatırlatma.

    Sadece et dağıtmak değil, bir bakış, bir söz, bir dokunuşla insanı insana bağlamak: Bayram, takvimde değil, yürekte kutlanır.

    Kurban, bir hayvanın canı değil, bir topluluğun vicdanı. Paylaşmak, lütuf değil; borçtur. Z kuşağına da eski nesillere de sesleniyorum: Bayramı ekranlarda değil, gözlerde arayın. Kapınızı, sofranızı, yüreğinizi açın. Çünkü Kurban Bayramı, bittiği zaman değil, paylaşıldığı zaman başlar.

    Şimdi dönüp arkama, Z kuşağına bakıyorum. Çok eleştiriliyorlar, “bayramı tatil sanıyorlar, ellerinde telefon, ziyaretten sıkılıyorlar” deniyor. Kısmen doğru; belki onlar için kurbanın manevi derinliği, sanal dünyanın hızı içinde biraz bulanıklaşıyor. Ama onları suçlamak yerine anlamaya çalışıyorum.

    Bizim çocukluğumuzda sokakta koşacak yer vardı, komşuluk vardı. Şimdi apartman dairelerinde, dijital labirentlerde büyüyorlar. Eski bayramların coşkusunu mumla aratacak kadar duyarsızlaşan sadece onlar değil; biz büyükler de akraba ilişkilerinde o pamuk ipliğine bağlı samimiyeti kopardık. 

    Bayramlar, sadece borçların ödendiği, zorunlu hal hatırların sorulduğu, gösterişli sofraların altında küslüklerin buz gibi saklandığı günlere dönüştü. Gençler de bu sahte atmosferi hissedip içlerine kapanıyor belki de.

    Bayramı değerlendirmek, eti kavurup sofraya koymaktan değil; o eti, kimsesizlerin sofrasına sessizce bırakabilmekten geçer. 

    Z kuşağına bırakacağımız en büyük miras, belki de yeni bir telefon değil, eline tutuşturacağımız sıcak bir et paketi ve o paketi uzatırken hissedeceği iç titremesidir.

    Eskiden bayramlık ayakkabılarımızı çıkarıp babamızın annemizin dedemizin elini öpmek için sıraya girerdik; şimdi o sıralar seyreldi, o eller toprak oldu. Ama bayram hâlâ aynı bayram. Değişen biziz, değişen kalbimizin kıvamı.

    Bugün Kayseri’de, şu satırları yazarken, burnuma yine çocukluğumun yeşil fındık kokuları geliyor. Ve anlıyorum ki, bayramın gerçek anlamı ne köyde ne de İç Anadolu’da; bayramın gerçek anlamı, bir çocuğun gözündeki ışıltıyı yeniden yakalayabilmekte, bir dul kadının duasını gizlice işitebilmekte saklı.

    Hepinizin bayramı, paylaştıkça çoğalan o ilahi lezzetle dolsun. Bayramınız mübarek olsun. Kalın sağlıcakla…

     

     

Kar360.com Kayseri-Trkiye ve Dnya gndemini takip edebileceiniz, nteraktif bir haber sitesidir. Yazlm ve Tasarm hizmeti www.tahamedya.com tarafndan yaplmtr.