Zamanın nasıl geçtiği üzerine çok söz söylenmiştir. Kimi, zamanın bir türlü geçmek bilmediğinden yakınmıştır kimi de zamanın göz açıp kapanma hızında, bir ân-ı seyyalede geçtiğinden. Aslında zaman, hep aynı, kendine takdir edilen hızda, hızla yaşanmakta ve geçip gitmektedir. Onu değişken kılan, bizim ruh hâletimizdir, yaşadıklarımızın ruhumuza etkisindedir.
Farklı özelliklere sahip olması sebebiyle zaman, farklı farklı adlandırılmış olmakla aslında yeknesaklığı ortadan kaldırır ve bizim o zaman çizgisi üzerindeki geçip giden hayatımızı daha eğlenceli hâle getirir. Bu, en genel anlamıyla böyledir: Salise, dakika, saat, gün (gece ve gündüz), ay, yıl… Yılı da kendi için de mevsimlere bölüyoruz. Her mevsimin kendine mahsus güzellikleri, ruhumuza olumlu veya olumsuz etkileyişleri söz konusudur. Evet, bir yıl; dört mevsim, üç yüz altmış beş gün, her gün de yirmi dört saat, her saat da altmış dakikadır…
Zamanı dilim dilim dilimlere ayırmamız ruhumuzu okşar. Bazen gecenin karanlığı, bazen gecenin dolunayla buluşması ile oluşan mehtabın loş aydınlığı zihnimizde ve ruhumuzda türlü çiçekler açtırır. An olur güneşin doğuşu ile yeni bir güne ermenin huzur ve mutluluğunu yaşarız, nice yeni doğumlar yükleriz gün doğumlarına mecazen. An olur, yazın kavurucu sıcaklarından kaçar kaba gölgeli gaba ardıcın gölgesine sığınırız, an da olur, gün batımları ile nice duygulanımlarla mest ü mahmur bir hâle erer, o gün batımlarına da nice anlamlar yükleriz. Yüce Mevlâ’, İbrahim nebinin hayatından safhaları biz ahir zaman insanlarına örneklik olarak sunar zaman-anlam değerlendirmeleri bağlamında.
İbrahim Nebi, tevhidi idrak yolculuğuna çıktığında geceleyin en parlak yıldız doğunca “İşte, bu benim Rabbim.” der ve ardından “Yıldız batınca da ‘Lâ uhibbül-âfilîn!’, ‘Batanları sevmem.’ dedi.” (En’am, 76) Derken koskocaman ve daha parlak ve daha aydınlık ay doğunca “Hayır, bu daha parlak, öyleyse benim Rabbim budur.” dedi. Vakit geçti, ay da battı. “O da batınca, “Rabbim bana doğru yolu göstermezse elbette yolunu şaşırmış kimselerden olurum.” dedi.” (En’am, 77) Zaman geçti, sabah oldu, güneş doğdu. Güneş’in parlaklığına, ışığının şiddetine öncekiler erişebilir mi, asla!.. İbrahim Nebi bu kez Güneş için “Rabbim budur; zira bu daha büyük.’ dedi.” Çünkü güneşin ışığı daha parlaktı, ondan da parlak ortada hiçbir varlık yoktu. Saatler, ilerledi; gitti, gitti, gitti… derken akşam oldu, güneş battı. Güneşin aydınlığından hiç mi hiç eser kalmadı, ortalık karardı, kapkaranlık oldu. O zaman kesinkes hükmünü verdi İbrahim Nebi: “O da batınca dedi ki: “Ey kavmim! ben, sizin (Allah’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.” (En’am, 78) İbrahim Nebi'nin tevhidi düşünce yolculuğunun finali, “Ben, O’nun birliğine inanarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” (En’am, 79) hükmü ile gerçekleşti.
Hz. İbrahim’in düşünce yolculuğunda da görüldüğü gibi “doğmalar” ve “batmalar” üzerimizde farklı farklı düşünmelerin ve hissedişlerin yaşanmasına vesiledir. Niyet, bakış ve bakıştaki derinlik, yaşananların anlamını değiştirir, değiştiriyor da. Şimdi, yaz mevsimine, merhaba dedik, selam çaktık kuldan kula. Zaman, mevsimler ve diğer varlıklar da Yüce Mevlâ’mızın yarattığı birer kuldur. Kulların kullara söylettiği yok mudur, olmaz olur mu?
Yaz, her daim beklediğimiz bir mevsim. Ey edip, bunu böyle yaz. Yazı bekliyoruz da diğer mevsimleri hiç beklemiyor muyuz sanki? Onları da bekliyoruz elbette. Ama yazın hâli bambaşka bizim yanımızda. Çünkü yaz, biraz dinlenme, biraz eğlenme, biraz da tatil, çalışmalara ara verme zamanı demek. “İnsan için ancak çalıştığı vardır.”( Necm, 39) İlahi hakikati de aklımızın bir ucundadır. Hem çalış, çalış, nereye kadar!.. Bazen iç sesimiz böyle söyler; “Dünyaya kazık mı çakacaksın da ha bire çalışıp duruyorsun?” Aslında o iç sesimiz doğru söyler, insan olarak fani oluşumuzu, geçiciliğimizi hatırlatır da biz yine dünyanın vesvesesine kapılır, o hakkaniyetli sesi unutur gideriz.
Geçenlerde şair Sami Şimşek Hocam, yaza sitemini dile getirdiği “Yaz Gelmedi Gitti” başlıklı şiirini paylaşmış. Gelmeyen, geciken yaz var ortada ve insanlar o yazın gelmesini canhıraş bekliyorlar. Evet, yaz, biraz da tatildir dedik. Diğer zamanlarda yapılan işler, toplanmalar, toplantılar yazla birlikte tatile gider, onlar da demlenmeye bırakılır, biz insanların tatille demlenmeye bırakıldığımız gibi. Ne diyordum, Sami Hocamızın siteminden dem vuruyordum. İşte, yazın gelmeyişine edilen o sitemden bir damla:
“Köy dedik de, geldik köye/ Köye yaz gelmedi gitti/ Sabah ısınmak bir çile/ Köye yaz gelmedi gitti// Bahçeler, günlerdir çamur/ Fidanlar, dikilmedi gitti/ Bu bahar, bereketli yağmur/ Köye yaz gelmedi gitti.”
Geçen hafta bayram vesilesi ile köydeydim. Bayramın dördüncü günü, otuz iki yıl önce vefat eden babamız ve geçen sene ebediyete göçen hacı annemiz için hayır yemeği ve duamız vardı. Allah kabul eylesin, aziz ruhlarına ulaştırsın inşallah. Uzaktan yakından yemeğimize ve duamıza fiziken ve niyeten katılanlar oldu, teşekkür ederiz. Allah onlardan razı olsun.
Bizim köy, Batı Akdeniz’in rakımı yüksek (1400) noktalarında yer alır. Hâliyle havaların ısınması biraz zaman alır. Hatta bundan dolayıdır ki başka yerlerde hasadı tamamlanan kiraz, bizim orada henüz yeni yeni toplanma zamanına ermiştir. Demem o ki bayramda, köydeki evimizde sobaları yaktık, biraz yağışlı havanın da etkisiyle hava iyiden iyiye soğuktu.. Şimdi şehirde o “soğuk” havayı mumla arıyoruz!..
Merhaba yaz, dedik ve yazdık yazıları. Yazılarda otlar büyüdü… Yoncalar “dam boyunca” aldı başını gitti. Kırlar, yaylalar hem serin hem de türlü ot ve çiçekleriyle bekliyor bizi, mal maşatı. Yazıda, yaylada yalnız çeşmelerin soğuk suları vardır, o çeşmeleri de ziyaret edip hâl ve hatırlarını sormak lazım. Hâl hatır sormak iyidir, bu, çeşme bile olsa, camit bir varlık da olsa.
Yaz demek biraz da hasat demek, meyve demek. Bahardan yaza, sıcakların hissedilir derecede artmasının hikmetlerinden belki en önemlisi meyvelerin, bitkilerin gelişimlerini tamamlamasında sıcakların en önemli etken olmasıdır. Bize sıcak olan ve belki de sıcak oluşundan dolayı ruhumuzu bunaltan; başka varlıklar, bitkiler, hayvanlar, börtü böcek için yararlıdır. Nihayetinde onlar da Allah’ın kulları.
Yazı her türlü hâliyle sevenler de yok değil. Şair Gülten Akın, bunu “Yaz” şiirinde şöyle özetler: “Sevdiğim yaz geldi yine/ Karıncalar ve sineklerle çıktık yeryüzüne/ Barbunla lüferle marulla zeytinle/ Uzaklarda kaldı nisanları basan sis, bun, yağmur/ Karadeniz’de bir mavi, çocuklar sevinsin diye/ Şairler sevinsin diye sevdiğim, yaz geldi yine” Görüldüğü üzere, hiç dert ettiği yok başkasına dert olan şeylerden. O, rakik kalbiyle her zaman “ince şeyler düşünmeye” vakit bulan ve öyle yaşayandır.
Merhaba yaz, hoş geldin, evimize, yurdumuza yuvamıza. İnşallah, iyiliklerle, barışla, hukuk ve adaletle geldin. Güzelliklerinle ve bereketlerinle geldin.
Bizler, kalem ehli olarak, yazı; Sübülzade Vehbî’nin “Eyleme vaktini zayi, deme kış yaz, oku yaz!” ışıklı dizelerine uyarak ve Hilmi Yavuz üstadın
“ah bellek, acı bellek!
hem arısın sen
hem kimbilir hangi gülden
kalma diken?
ve ne uzun bir büyü’sün, yaz!
gurbetler senin ülken, yalnızlar senin ülken
ben hep yollar düşledim
derin yollarda yürürken” dizelerinin aydınlığı ve dinginliğinde tefekkür ede ede geçirelim. Yazınız semereli ve bereketli olsun!..














