Oyuncak bebeklerin ülkesinden geliyorum ben
Bir resimli kitap bahçesinde
Kâğıt ağaçların gölgesi altından
Toprak yollarında geçip giden
Kuru mevsiminden,
kısır aşk ve dostluk deneylerinin
Sıralarında veremli okulların
Alfabelerin soluk harflerinin büyüdüğü yıllardan
Ve karatahtaya taş sözcüğünü
yazar yazmaz çocuklar
Ulu ağaçlardan sığırcıkların
çığlık çığlığa kanat çırparak
Uçup gittikleri
O andan.
Furuğ Ferruhzad
Sevgili Dost, dünya, üzerine "taş" yazınca kuşların ürküp havalandığı o eski karatahtalardan daha büyük değil aslında. Bizler, o çocukluk sıralarında alfabenin soluk harfleriyle ömür sürmeyi öğrenirken, hayatın bir duvar saatinin tik takları arasına sıkışmış, devasa bir boşluk olduğunu fark edemedik. Şimdi bir pencere önünde duruyoruz; bakmak için değil, o kuyu gibi derin ve sessiz yeryüzünün nabzını duymak için.
İnsan, en çok "oyuncak bebekler ülkesinden" sürgün edildiğinde anlıyor gurbeti. Rodina şairinin mısraları yakarken nefesi o pencereden rüzgâr değil de ah esiyor Madak'ın dizeleri gibi. Ceketimizin ceplerinde taşıdığımız o eski adresler, artık bizi hiçbir eve çıkarmıyor. Ev neresi, biz nereye aitiz istifhamları sarıp sarmalıyor bizleri. Kundak mı, kefen mi idrakine havale ediyorum. Çünkü düşler, ne kadar safsalar o kadar yüksekten düşüp ölüyorlar bu beton sessizliğinde. Bu çağın gürültülü sessizliğinde. Bir kelebeğin topluiğneyle bir deftere kazınmış o yabancı sesi gibi, biz de kendi hayatlarımıza uzaktan bakıyoruz. Zamanın kopmaya yüz tutmuş ipinde sallanan sadece güvenimiz değil; o ipe asılan, en saf gençliğimizin kefensiz hatırasıdır.
Şimdi bir masanın iki ucunda, başımızla o kederli adamın elleri arasındaki o aldatıcı mesafede oturuyoruz. Bir şey söyle bana; sadece diri kalma duygusuyla nefes alan bir insan, teninin tüm sevgisini bağışladığında geriye neyi kalır? Belki de sadece bir pencere... Bir şey söyle. İsmail Abi'nin “Pamuk şeker pamuktan yapılmıyor mu şimdi?” sualindeki bakışları ile ekrana yansıyan hüzne... Güvenin paramparça olduğu yerlerde elsiz, ayaksız kötürümlerin serdarcılık oynadığı piyeste, bir şey söyle.
Güneşi, o şamdan çiçeklerinin gurbetine konuk edecek kadar geniş, ama kendi yalnızlığının küçücük ellerini yıldız kokularıyla dolduracak kadar dar bir pencere. Aynaya sorma kurtarıcının adını; çünkü yeryüzü senin ayaklarının altında senden daha yalnız titriyor. Bizler, bu dünyaya sadece bir veda biriktirmeye gelmiş, kuşları uçmuş bir gökyüzünün son bekçileri gibiyiz dostum. Şairin hissine kulak ver. Takılma benim kelimelerime. Gül soykırımının tarihini yazanların arasından geçip, eski düşüncelerin kabirlerinde boy atmış dört yapraklı bir yoncayı kokluyoruz. Bir şey söyle bana. Bir teselli olsun. Bir sükûnet. Bir sühulet...
Seziyorum sevgili dost; zaman geçip gitti. An, sadece tarihin yapraklarından bize düşen o kederli paymış. Ama yine de o merak merdivenlerinden yeniden çıkma isteği bitmiyor. Bir pencere yetiyor insana; ceviz fidanının bütün bir duvarı genç yapraklarına anlatışını izlemek için. Çünkü biliyoruz ki, yolumuz yok; doya doya sevmekten ve o pencerenin kıyısında güneşle bağımızı koparmamaktan başka hiçbir yolumuz yok. Ve sevgili dost, umutsuz olmaya asla hakkımız yok!..














