.png)
Umudu Gömmedik Cabbar Kardaş(*),
Sana, bu satırları, bıraktığın o tozlu yolun bittiği yerden değil, o yolun hiç bitmediği bir zamandan yazıyorum. Zaman, senin o gıcırdayan fayton tekerinden daha hızlı döndü de bir arpa boyu yol gidemedik sanki. Sen o gün başını göğe kaldırıp bir işaret beklerken, gökyüzü hâlâ aynı dilsiz maviliğinde; yoksulluk ise hâlâ en sadık gölgemiz.
Senin o bitmek bilmeyen bekleyişin, sadece bir ekmek kavgası değildi Cabbar kardaş; o, insanın kâinatın ortasında tek başına, çıplak ve savunmasız kalışının resmiydi. Cehalet, o gün senin boynuna dolanan bir muskaydı; bugün ise süslü cümlelerle, pırıltılı yalanlarla ruhumuzu kuşatıyor.
Umut bir sığınak mı, yoksa bir zindan mı? Sen o defineyi ararken aslında kaybolan onurunu, ölen atının yasını ve çocuklarının açlığını toprağa gömmek istemiştin.
Sen toprağı kazdıkça toprak sustu. Biz bugün betonları kazıyoruz, hayatları kazıyoruz; ama altından çıkan yine o kadim ve değişmeyen sızı: Yokluk!..
Kırbaç şaklamıyor artık ama ruhlar yaralı, Atın Arnavut’un kemikleri sızlıyor toprağın altında. Sen ki bir serabın peşinde, aklını çöle rehin verdin, biz ise bir rüyanın kırıntısında, nefes alıyoruz hınçla. Eski bir hırka gibi giydin çaresizliği üzerine. Gözlerin, o hiç gelmeyecek olan piyangonun numarasında. "Ha bugün, ha yarın" dedikçe eriyen ömür, hâlâ bir ekmek davası, hâlâ bir onur kavgasında.
Senin o meşhur sessizliğin, Cabbar kardaş, bin feryattan daha ağır oturuyor şimdi bağrımıza. Cehalet, bir ur gibi büyürken karanlık soframızda, Umut, artık sadece bir kelime, eski bir film tadında. Biliyorum, o son sahnede gözlerini kapattığın o kör karanlık aslında senin değil, seni o karanlığa mahkûm edenlerin eseriydi. Kelimelerimiz yetmiyor artık senin o hüznünü, kederini açıklamaya; çünkü yoksulluk, en büyük çıkmazdır aslında.
Define ne o çatlak toprağın altındaydı ne de o sahte hocaların nefesinde. Asıl define, heybendeki onca yokluğa rağmen satmadığın o mahzun gururundu. Bugün bizler, senin o külüstür faytonundan daha lüks araçlarda, senin o günkü cehaletinden daha koyu bir karanlığın içinde yol alıyoruz. Sen bir atını kaybetmiştin, biz ise pusulamızı kaybettik.
Senin o dilsiz feryadın, bugün hırsın ve hızın gürültüsünde kaybolup giden ruhumuza saplanan en keskin kıymıktır. Sen sustun, dünya yıkıldı; biz konuşuyoruz ama dünya yine aynı yerinden, tam da senin canının yandığı o ince sızıdan kanamaya devam ediyor.
(*) 1970 yapımı Umut filmindeki Cabbar'a hitaben.














