Şimdi bir kitap yolculuğundan kalemime damlayan sızılar bırakıyorum.
Şimdi buraya, tozlu bir meydanın ortasında durup kendi gölgesinden utanan bir insanın yorgunluğunu bırakıyorum. Oran’da o ilk fareler ölmeye başladığında, aslında can çekişen sadece hayvanlar değildi; bizim o sarsılmaz sandığımız "güvenlik" illüzyonumuzdu. Felaketi hep başkalarının başına gelen bir hikâye sanırız; kapımızı çalmayacağına yeminli olduğumuz bir yabancı gibi izleriz dünyayı. Oysa her yanımız, her nefesimiz, her sessizliğimiz veba. Şimdi buraya "Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" diyenlerin sessizliğini bırakıyorum. Veba...
Sadece bedeni çürüten bir marazdan bahsetmiyorum size. Bir adaletsizliğe tanık olup başını çevirmenin o soğuk ağırlığından, bir başkasının acısını "istatistik" sayan o buzdan zihniyetten bahsediyorum. Görmüyor musunuz? İnsan, insana karşı dürüstlüğünü yitirdiği her an, aslında içten içe yayılıyor o karanlık: Veba.
Dr. Rieux’nün o yorgun ellerine bakıyorum. O ellerde mucizevi bir güç yok; o ellerde sadece vazife var. O ellerde mesuliyet hüznü var. Büyük sloganların, süslü ideolojilerin peşinde koşmuyor o; sadece eğilip yaranın üzerine, bir zanaatkâr sabrıyla işini yapıyor. Çünkü biliyor: Hayatın anlamı, bir kurtarıcıda, bir kahramanda değil, insanın bir başkasının acısına merhem olma iradesindedir. Ve biz bu iradeyi kaybettiğimiz her saniye, ruhumuzda büyütüyoruz o şişliği: Veba.
İyilik, öyle sanıldığı gibi gösterişli bir pelerin değildir. İyilik, bazen Joseph Grand gibi sessizce görevini yapmaktır; bazen de tek başına mutlu olmanın bir tür utanç olduğunu fark edip, kalabalığın o ağır yükünü omuzlamaktır. Kaçmaya çalıştıkça yakalandığımız, bencilliğimizle yüzleştiğimiz o büyük aynadır veba.
Şimdi şehirde kutlamalar yapılıyor, meydanlarda sevinç çığlıkları atılıyor diye bitti mi sanıyorsunuz? Aldanmayın. Bu sadece bir mola. Çünkü o basil ölmez; o sadece biçim değiştirir. Bazen bir kayıtsızlık olur, bazen bir kibrin gölgesi, bazen de "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" diyen o sinsi cümle. Arşivlerin tozunda, eski bir mektubun kıvrımında, kalbimizin en bencil köşesinde uyur o: Veba.
Bazen Gazze bazen Sincan bazen de Rojava...
Siz ey, hayatı sadece kendi penceresinden seyredenler! Unutmayın ki; o fareler yeniden sokağa çıkmak için sadece uygun bir vakti beklerler. Bizim tek sığınağımız, birbirimizin sesine kulak vermek ve ne pahasına olursa olsun "insan" kalmaktır.
Çünkü hayat, nihayetinde bir yenilgiler toplamıdır; ama insan, o yenilgiye rağmen bir başkasının elinden tuttuğunda devleşir. Ve başkaldırı, bu karanlık çağda, dürüstlükten başka bir şey değildir. Yoksa hepimiz, birer gölge gibi yitip gideceğiz bu büyük uğultuda.
Çünkü hatırlayın; her şey unutulur, ama pusuda beklemekten asla vazgeçmez veba. Korkaklar onun can suyudur. Banane sakızı onun kurumayan kaynağı...
Şimdi yazı biterken ne okudum acaba ben dediğini duyar gibi oluyorum. Kulağında tek bir kelime belki de. Veba.
İyi de nedir tarifi onun. Boşver. İyisi mi rahmetli Abdurrahim Karakoç'un Cevapsız Kalan Sualleri gibi kalsın aramızda bunlar
“Yürü: duvar beton, otur yer beton
Tavana bakarsın ' bakma der' beton
Yağmur kokan toprakların nerede?..
Ne çiçekler açar, ne kuşlar öter
Yolların on adım ötede biter
Serbest gezen ayakların nerede?..
Her günü hasrettir haftanın ayın
Hani ya bayramın, düğünün, toyun?
İlin, yurdun, konakların nerede?..
Gönlün gamdan göçer, gama taşınır
Boş direkler boynu bükük düşünür
Dalga dalga bayrakların nerede?..
Deprem mi geçirdin, talan mı gördün?
Kanlı haydutlara haraç mı verdin?
Obaların ocakların nerede?..
İnancın cezalı, yüreğin tutsak
Konuşacak yerde çaresiz susmak
Dudakların, dudakların nerede?”














