|   | 
  • Cevahir Kadri

    Yaz Havaları

     

    “Beni bu güzel havalar mahvetti,/ Böyle havada istifa ettim/ Evkaftaki memuriyetimden.” diye güzel havaların kendisini sürüklediği hâllerden şikâyet eder Orhan Veli, Güzel Havalar adlı şiirinde. Dahası, içilmesi vücuda tıbben zararlı olan tütüne bu havalarda başladığını, böyle havalarda âşık olduğunu, eve tuz ekmek götürmeyi böyle havalarda unuttuğunu, şiir yazma tutkusunun böyle havalarda nüksettiğini belirtir ve “Beni bu güzel havalar mahvetti.” diyerek noktayı koyar. O, bu şiiriyle hepimizin doğal hâllerinden bir hâli terennüm eylemiştir.

     

    İlkbaharla başlayan ve yazın binbir çeşit meyveleri ve manzarasıyla insanı kendine çeken doğa, insana seslenerek âdeta “Sen bensiz edemezsin!” demekte, onu her daim kendisine çağırmaktadır. Bu güzel, capcanlı havaların, yaz mevsiminin son bölümündeyiz, onu da neredeyse yarıladık zaten.

     

    İnsanız ama hepimiz bir değiliz; farklı farklı fıtratlara, yaratılışlara sahibiz. Duyularımız aynı olsa da duygularımız, düşüncelerimiz, düşünüşlerimiz farklı farklı. Kimimiz sıcaktan zevk alırız, kimimiz soğuktan. Ilık havalara kıran mı girdi, elbette o havaları sevenlerimiz de vardır. 

     

    Sevdiklerimiz olmayınca şikâyetlere başlarız hemen. İşte, yaşamakta olduğumuz günlerde bizi gölgelerde bile terlerle sırılsıklam eden sıcaklar, ah bu sıcaklar… Cehennem sıcakları, çöl sıcakları… eyyam-ı bâhûr denilen zamanın Afrika sıcakları… Suları yoğun bir şekilde buharlaştıran sıcakların yaşandığı günler… Biz sanıyoruz ki bu dünyada sadece biz varız varlık olarak. Hâlbuki nice nice meyveler, sebzeler, bitkiler, ağaçlar, börtü böcekler ve diğer canlılar var. Onların da yoğun ısıya, yüksek sıcaklıklara ihtiyacı var. Bu sıcaklar olmasa meyveler sadece “sabırla” olgunlaşabilir mi? İnsan, düşününce anlar, düşünmeyince de ne anlayabilir ki!.. Monna Rosa’da üstat Karakoç neyi hatırlatıyor, bir bak: “Yağmurlardan sonra büyürmüş başak,/ Meyvalar sabırla olgunlaşırmış.” İşte böyle, her an gözümüzün önünde cereyan eden, etmekte olan hadiseler karşısında, bazen ani bir aydınlanma yaşarız ve bu aydınlanma ile çevremizde olup bitenlerin farkına varırız.

     

    Yaşadıklarımızın rengine göre zamanı, mevsimi ya güzel görürüz ya da olumsuz bulur ve öyle değerlendiririz. Güzel anılar biriktirdiğimiz zaman dilimleri, mevsimler bizim için iyi ve güzel; değilse o mevsimi ve zamanı hepten olumsuz ve kötü olarak kodlarız zihnimizde. Şair Hasan Hüseyin de yaşadıklarını “Ağustos Şiiri”nde bu bakış açısıyla, bir şairin düşünüş ve hissediş biçimiyle, şiirin imkânlarından yararlanarak dillendirmiş: 

    Yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek

    Beterin beteri var diyenlere inanmıyorum

    Hep böyle havalar besler fırtınaları

    Korkarım bu mavi ışık çabuk sönecek

    Duymazdım durgun suların bezgin türkülerini

    Alışmak ölümün bir başka adıymış bilmezdim

     

    Zaman zaman yaşadıklarımızın arka planına dair korkularımız ve onların gelecekteki etkisine, neticesine dair endişelerimiz, şüphelerimiz olabilir. Bu korkuları, endişeleri ve şüpheleri birdenbire aşabilmek elbette kolay değil. Bunun için sağlam bir okuma, güçlü bir iman gerek.

     

    Aslında dilimize iyi sözler, iyi düşünceler, iyi duygular gelse belki de yaşayacaklarımız daha iyi olacak, “beterin beteri” olaylarla belki de hiç karşılaşmayacağız ve yaşadıklarımız karşısında yılgınlıklara, ümitsizliklere düşmeyeceğiz, umutsuzluklara kapılmayacağız. Ve meyvelerle birlikte biz de çıkacağız bu sıcaklarda olgunlaşma yolculuğuna, yılmadan, yüksünmeden, üşenmeden: 

    Rüzgâr gibi ağustos geçti ellerimizden

    Meyvalar bizi bal renkli günahlara çağırıyorlar

    Bir yanda yaşanmamış günlerin hırsı

    Bir yanda boşa geçen gecelerin acısı

     

    Geçen nisan ayında, ebediyete intikal ile dünya imtihanı sonlanan şair Hüsrev Hatemi de Ağustos’un, mülkünü Eylül’e devredeceğinden bahisle zamanın çarçabuk geçeceğini nitekim kıştan sonra baharın, bahardan sonra temmuzun hiç haber vermeden geçtiğini hatırlatarak korku ve ümidin kalmadığı bir “Ağustos Melali”nden bahseder:

     

    “Cesâret kalbim, cesâret!

    Sustun bütün kış, ürktün kırılmaktan;

    Çok gerilerde kaldı derken kar,

    Sonra bahar

    Ve Temmuz geçti.

    Yasımız duruldu, coşkumuz geçti...

    Ne ümit var artık ne korku;

    Ağustos gecesinde ağulu

    Sesleri yalnız böceklerin...

    Cisim sarayı yıkılmadan,

    Yeni bir sevinçle yıka haydi

    Geçmiş günlerin kıştan kalan,

    Balçığını sanmam ki arınsın.

    Bir devletin inkırazı sanırsın,

    Ağustos güze terk eder mülkünü”

     

    Hacı Abdullah Kozan da Sonlardayız şiirinde temmuzun bittiğini ağustosla birlikte “ham olduran” aylarda olduğumuzu hatırlatarak sıcakların insanı terlerle bunalttığını söyler:

    “Temmuz bitti, Ağustos var 

    Ham ulduran, aylardayız 

    Sıcak çöktü, terler vücut 

    Baş yolduran, günlerdeyiz

    Gül solduran, sonlardayız 

     

    Serin yerler, aranıyor 

    Terler sudan, karanıyor 

    Koyu gölge, taranıyor

    Yaş yolduran, günlerdeyiz 

    Gül solduran, sonlardayız”

     

    Edip Cansever ise bambaşka bir ağustos penceresinden bakar ve ağustosun aslında kirli olduğundan ve yalnızlığından dem vurur. Çünkü ağustos, yazın yani bunca güzelliklerin, zenginliklerin son ayıdır. Var olan tükenmektedir. Elbette işin psikolojik derinliklerinde şairin bu aya neden “kirlilik” atfettiğine dair başkaca sebepler de saklı olabilir:

     

    O da var olanın ağır ağır yokluğu

    Şurda bir gündüz kımıldamakta

    Dağılmanın beyaz organı: tuz birikintileri

    Gibi bir gündüz

    Kalın kabuklarını kaldırır doğa.

    Yalnızlığın kahverengi organı: düş birikintisi

    Bir de kahverengi alevlerden yapılma.

     

    Başka değil, yokluğu görmek için

    Kirli ağustos! gözkapaklarımı da yaktım sonunda.”

     

    “Düş birikintisi”yle dolu yalnızlığın “kahverengi alevlerden” rengini ortaya koyan şair, yoklukları görmek için göz kapaklarını da yakmıştır. Acaba zulüm ve haksızlıkları görmek için böylesi çabalayan şairlerimiz, düşünürlerimiz, hasılı, hakkaniyetli insanlarımız olmayacak mı?

     

    Ağustos denince o yaz boyu saz çalan müzisyen böceğimiz hatırlanmaz mı hiç? Hem belki de o, her zaman övgüden nasibini alan karıncadan daha varlıklı ve itibarlıdır şimdi, kim bilir? Üstat Sezai Karakoç, “Ağustos Böceği Bir Meşaledir” şiirinde onu âdeta yücelterek yâd eder: 

    “Böcek ki akıtıyor damla damla ağzından

    Üzüm ballarında süzülmüş ağustosu

    Titreyen şıngırdayan bir çocuk oyuncağı

    Ağustos bu seste

    Bu durmayı unutmuş seste

     

    Çam diyor ağustos böceği

    Çamlara kasideler söylüyor

    Tanrı’ya yakarıyor nesli tükenmesin diye

    Bu hanedanın

    Ağaçlar içinde şah ağaç olan bu hanedanın”

     

    Üstat Karakoç, “Gün Doğmadan” şiirinde de bu harika böceğe, ağustos böceğine tembellik iftirası atıldığını, hâlbuki o harika böceğin yaz boyunca çamı, çınarı hiçbir karşılık beklemeden bize tanıttığından, dahası bizi tabiata çağırdığından en çalışkan olduğunu da vurgulayarak onu bu davranışı ile yüceltir:

     

    “Ey masalcı adam iftira ettin sen

    Bu harikalar harikası böceğe

    Onu suçladın tembellikle

    En çalışkan onu görüyorum ben

    Hiçbir karşılık beklemeden

    Yazı ağustosu çamı çınarı

    Tanıtıyor bize yazı ağustosu çamı ve çınarı

     

    Aynı döneme mensup iki şairimizin [Karakoç ve Cansever] bakış açılarındaki farklılığın zamana, nesneye ve varlığa yüklenen anlamları ne kadar da değiştirdiğine şahitlik ediyoruz. 

     

    Bir de şu güzelim ağustos ayında doğan ve yine bu ayda bu fâni âleme veda eden Can Yücel gibi, okurlarının, sevenlerinin “can baba”sı şairimiz vardır. Onu ekseriyetle babası Hasan Âli Yücel için yazdığı “Ben Hayatta Daha Çok Babamı Sevdim” şiiriyle yâd ederiz. Bu şiir, aynı zamanda, mesleği dolayısıyla çocuklarıyla yeterince ilgilenemeyen babaların çocuklarında bıraktığı duyguyu seslendirir.

    “Bilmezdi ki oturduğumuz semti,

    Geldi mi de gidici hep, hep acele işi!

    Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi.

    Atlastan bakardım nereye gitti,

    Öyle öyle ezber ettim gurbeti.”

     

    Can Yücel’i bir de “İnsanın Anayasası” ile hatırlayalım.  Bütün zorluklar, yokluklar, imkânsızlıklar karşısında insanın var olmaya çalışıp çabalamasının aynı zamanda insanın bir ödevi olduğunu hatırlatır:

    “Can yasası bu insanın:

    Savaşlara yoksulluklara

    Ve bin bir belaya karşın

    İlle de yaşayacaksın!

     

    Us yasası bu insanın:

    Suyu şavka döndürüp

    Düşü gerçeğe çevirip

    Düşmanı dost kılacaksın!

     

    Anayasası bu insanın

    Emekleyen çocuktan

    Uzayda koşana dek

    Yürürlükte her zaman”

     

    Türlü işlerle meşgul olurken zaman hızla bir su gibi akıp gidiyor. Kışlar bahara, baharlar yaza, yazlar güze ve güzler de tekrar kışa bağlanıp gidiyor. Üzerine yoğunlaştığımız işlerden ve çevremizde olup bitenlerin çekimine kapıldığımız için daha verimli nasıl kullanabileceğimiz hususunda düşünemediğimiz ömür sermayemizi de bahar yaz aylarını tükettiğimiz gibi tüketip gidiyoruz. Dileğimiz odur ki o sermaye tamtakır kuru bakır olmadan gerçek bir uyanışla uyanarak yararlı işler yapalım!

Kar360.com Kayseri-Trkiye ve Dnya gndemini takip edebileceiniz, nteraktif bir haber sitesidir. Yazlm ve Tasarm hizmeti www.tahamedya.com tarafndan yaplmtr.