|   | 
  • Nurettin Bilgen

    ÖMRÜMÜZE ÖMÜRLER KATMAK!

    Rahmet,bereket, yardımlaşma, kampanya ve en yüksek bonus ayı Ramazan hoş geldin!

    Selamların en güzeliyle! Kıymetli dostlarım,geçen haftaki yazımızda “Önümüzdeki hafta salı günü mukaddes Ramazan ayının başlangıcı olduğunu söyleyip bu ayda da inanç, amel ve bilgi temelli yazılarımızın da olacağını buradan bildireyim.” demiştim. Yarın Hicri 1442 Yılı’nın Ramazan ayının başlangıç günü.

    Dünya’da ortalama insan ömrünün henüz 70’li yaşlara en fazla da 80’li yaşlara ancak ulaştığı çağımızda insanın çocukluk çağı ilk 15-20 yılını alırken; 65 yaş üstü yaşlılık dönemi de 15-20 yılını almaktadır. Aradaki aktif çağları ise 40-50 yıl, başta öğrenim, kariyer ve ardından mesleğini yoğun olarak yerine getirme ve maddi kazanç elde etme dönemidir. Genel olarak insan ömrüne bakıldığında yaşam süresi çok kısadır.

    İnsanın gözünü insana veren ve yaratan güneşi yıldızları ve dahi ışığı da yaratmıştır;  güneş ve ışığı olmasa insanın gözü görebilir mi hiç? İnsanın akciğerini veren Atmosferdeki % 21 oranındaki oksijeni (O²) de yaratmış ve fotosentez yoluyla her gün bize temiz hava vermektedir. Oksijen vermese ciğerlerimiz ve kalbimiz nasıl temiz ve asil kan üretecekti. Ağzımızı dişlerimizi dilimizi yemek borusunu ve mideyi veren binlerce çeşit yiyecek ve içecekleri yine binlerce çeşit tatlarlavermiştir bize sunmuştur.

    Vücudumuzla ilgili bu organlarımızın isteklerini karşılıksız veren; her birimizin ruhunun isteklerini de verecektir. Ancak hepimiz önce ruhumuz ne ister? diye soralım; haydi siz de yazının gerisini okumadan 20 saniye susup sakince kendinize “Ruhumuz ne ister?” deyin. Ruhumuz tüm iyilikleri, sevgileri, mutlulukları, sevapları, bolluk ve bereket ister dediğinizi duyuyorum ben. Çünkü benim ruhum sizin ruhunuzla ilk başta beraber yaratıldı ve Yaratanımıza “Kâlûbelâ-elbette Rabbimizsin!” dedik ve söz verdik.

    Sözün burasında şöyle diyelim; hepimizin ruhu “sonsuz mutluluk” istiyor. Vücudumuzun ışık, oksijen, su ve yiyecek ihtiyacını veren ve yaratan Rabbimiz; ruhumuzunisteği olan sonsuz mutluluğu da yani cenneti bize mutlaka verecektir, vermek istemeseydi istemeyi vermezdi!

    Vücudumuzun sağlığı ve afiyette olmak için yememize içmemize ve tüm fiziksel şartlara karşı nasıl ki çok dikkat edip, dengeli beslenmek zorunda isek; ruhumuzun güçlü ve canlı kalması için sonsuz mutluluğa erişebilmemiz için de bize ruhumuzu verenin emirlerine uyup, uyarılarından kaçınmak zorundayız. Bunu bir görev bilip sadece hayatımızın belli bir döneminde değil her çağında devam ettirmek zorundayız. Bu görevler bizim aynı zamanda yaratılış gayemizdir.

    Evrende ve dünyada var olan canlı ve cansız tüm yaratıklar adeta insanın emrine verilmiştir. Her biri eksiksiz görevlerini yapar bize gıda olur, ışık olur güç ve can verirler. Diğer tüm canlılar bize hizmet ederken bizim sınırlı olan bu ömrümüzde tembel ve bencil olmamız beklenemez. Hem kendimiz, ailemiz ve tüm insanlık için çalışmamız ve çok üretmemiz gerekir. İnsanın ömrünün iki hedefi vardır birisi kendi hayatını maddi ve manevi olarak iyi yaşamak,diğeri de evlatlarına güzel ve hayırlı bir gelecek bırakmak. Dikkat ederseniz çok para kazanmak ve sınırsız miras bırakmak demedim. Hayatı maddi manevi yaşantılarla dolu dolu yaşamak, paylaşımcı olmak, dayanışmacı olmak ve inançla dolu bir kalple Yaratanımıza karşı görevlerimizi yerine getirmek sonsuz mutluluğun yani cennetin anahtarıdır!

    Hayatını bencillik üzerine kuranlar: ne dünyayı doya doya yaşayabilirler bunlar bencil egoist ve var yemez insanlardır; ne de sonsuz mutluluğu elde edebilirler çünkü bunlar inançsız ve kulluğunu yerine getirmeyen müflisler ve talihsizlerdir. Allah bizi böyle iflas edenler olmaktan korusun.

    Vaktiyle çok zengin bir ağa varmış, kazandığı yığınlarca maldan asla başkalarına hatta çocuklarına bile hiç vermez ve paylaşmazmış.Yıllar rüzgâr gibi geçip gidip ihtiyarlık başa çökünce bir gün en çok sevdiği oğlu olan en küçük oğlunu yanına çağırmış “Oğulcuğum ben iyice ihtiyarladım, bak yataktan kalkamaz hâle geldim, eline bir kâğıt ve kalem al ve yaz şimdi, vasiyet ediyorum yaz.” demiş ve vasiyetini şöyle yazdırmış:  “Eğer ben ölürsem benim mallarımdan; şu büyük arsamı satıp adıma cami yaptırın, evlerimden birini satıp Kur’an Kursu yaptırın, biriktirdiğim nakit ve altınlarımın yarısını fakir fukara ve aşevlerine bağışlıyorum, gerisini de size miras bırakıyorum!”. Kısa bir süre sonra Emr-i Hakkvâki olur ve ağa ölür. Küçük oğlu vasiyeti getirir ve diğer kardeşlerine okur. Sessizce dinleyen tüm kardeşler birer birer söz alırlar ve şöyle derler: “Ölüm hak, miras helâl, rahmetli babamız hayatta iken bu isteklerini kendi mallarından yapabilirdi ki yapmadı, şimdi bu mallar onun değil artık bizim hepimizin, o yüzden malları önce aramızda bölüşelim sonra isteyen kendi payından babamızın ruhuna hayır yapıp bağışlayabilir!” Hiç birisi de aldığı paydan vermez ve babanın vasiyeti yerine gelmez.

    Görülüyor ki insan sahip olduklarından hayatta iken sorumludur. Önceki yazılarımızın birinde “PAYLAŞIMCI ZENGİNLİK” kavramı üzerinde durmuştum. Buradan bir kere daha şunu dile getiriyorum “PAYLAŞILMAYAN SERVET ZENGİNLİK DEĞİL YÜKTÜR!”

    İnanç coğrafyamızda ve kültürümüzde vermek ve paylaşmak en büyük meziyet olarak görülmüştür. Veren el alan elden üstündür hep. Anlayış ve inanç olarak “zengin birey zengin devlet” anlayışında olmalıyız ama Ömer Okçu’nundediği gibi zengin olmalıyız ama zengin (müsrif) yaşamamalıyız. Selçuklu ve Osmanlı Çağlarında atalarımız yol boylarında hanlar, hamamlar, misafirhaneler yaptırmışlar bunlar için nice vakıflar ihdas etmişlerdir. Öyle ki yaralı leylekleri tedavi vakfından, fakir genç kız ve erkeklere çeyiz ve ev yardımına varıncaya kadar destek vakıfları kurulup dayanışma sağlanmıştır. Veren elin alan elden üstün kabul edildiği bu inanç dünyamızda cadde ve yol kenarlarına sadaka taşları konulmuş oradan geçen varlıklı kimseler usulünce oraya para bırakır yoksul kimseler de oradan ancak ihtiyacı kadar alırmış. Naçizane ben bu sadaka taşlarından birisini 10 yıl kadar önce gittiğim Kastamonu şehir merkezinde yer alan bir köprünün üstünde gördüm. “Az sadaka çok belayı savar.” inanışı yanında “Sağ elinin verdiğini sol elin görmemeli.” hassasiyeti de çok önemlidir. İyilik asla başa kakılarak yapılmamalı. Atalarımızdan bazı zenginler bakkala gidip veresiye defterini aç ve ilk on beş sayfadaki borçları ben ödemek istiyorum dermiş, bakkal da dün bir Müslüman kardeşimiz geldi ilk yirmi sayfayı ödedi, sizin için devamındaki on beş sayfayı kapatalım der ve öyle devam eder gider. Günümüzde de bu hassasiyet ile yardımlaşma görevlerimizi yoksullara karşı bir borç bilerek ve onları asla rencide ve mahcup etmeyerek yerine getirmeye devam etmeliyiz.

    Gönül dostlarım bu hafta daha sizlerle Ramazan ayının sevap ve ömrümüze ömür katan yönlerini yazacaktım ama sâdırdakiler (kalp ve göğüstekiler) çok, satırlar sınırlı olunca bu haftalık burada bir nefes alıp nasipse haftaya devam edeceğiz. Seyahat notlarımdan sırada, Kıbrıs ve Fas var; daha sonra Kafkasya’da (Gürcistan, Azerbaycan ve İran) olacağız inşallah. Tekrar, Ramazan ayınızı tebrik ediyorum ve dualarda buluşmayı diliyorum.

    Shakespeare der ki: “Kendini boşa harcamış olur insan dilediğine ulaşıp şükredip sevinç duymazsa! Yıktığın hayat kendininki olsun daha iyi, yıkmakla kazandığın yapmacık bir mutluluksa!”

    Şükreden bir kul ve paylaşan bir zengin kişilikte olalım, Hoşça kalın dostça kalın sağlıcakla kalın!

Kar360.com Kayseri-Türkiye ve Dünya gündemini takip edebileceğiniz, İnteraktif bir haber sitesidir. Yazılım ve Tasarım hizmeti www.tahamedya.com tarafından yapılmıştır.