|   | 
  • Cevahir Kadri

    Sözcük ve Anlam İzinde

     

    Tanışıp bilişmesi ve bilişip anlaşabilmeleri için kabile kabile, boy boy, millet millet yaratılan insanoğlunun birbiriyle iletişim kurabilmesinin, anlaşabilmesinin ve bu iletişimi geçmiş, hâl ve gelecek nesilleri de kapsayacak biçimde yapabilmesinin ve sürdürebilmesinin en önemli aracı dildir.

     

    Anlaşmada, iletişim kurmada hiç şüphe yok ki dil en önemlidir ama tek başına yeterli değildir. Mevlâna, bu konuda şöyle bir açılım ortaya koyar: “Ayni dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşır.”

     

    Sergüzeşti hayatımıza, bilhassa son on beş yıldır ülkemizde yaşananlara, yaşadıklarımıza baktığımızda Mevlâna’ya hak vermemek mümkün mü? Evet, aynı duyguyu paylaşanlar daha iyi anlaşabiliyor. Meseleyi, daha geçmiş asırlara götürdüğümüzde de durumun farklı olmadığı bir gerçektir. Türkistan coğrafyasında bu kadar farklı farklı devletlerin varlığı, her ikisi de Türkçe konuşan Osmanlı ile Safevi devletlerinin Türk yurdunda birbiriyle savaşması başka neyle izah edilebilir?

     

    İlimde derinleşmenin muharrik gücü merak ve sevgidir. İnsan, merak etmediği, sevmediği bir şeyin ardına düşemez. İlim ve öğrenme sevgisidir ki insanları nice zorlukların üstesinden gelmesine, onlarca güzel eserlerin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Bin yıllardır halk arasında konuşulup duran, nesilden nesile, asırdan asıra devredip duran, halkın muhayyilesinde ve dilinde yaşayıp geleceğe yol bulan kelimelerin kayıt altına alınması salt bu çabanın bir ürünü değil midir? 

     

    On birinci yüzyılda, Türkistan coğrafyasını adım adım dolaşarak Türk illerinden kelimeler derleyip onların bugüne ulaşmasını sağlayan Divânü Lügâti’t-Türk müellifi Kaşgarlı Mahmut üstadımıza bütün Türklük âlemi saygıyla anması gerekir. O gün, o kelimeleri kayıt altına almasaydı bizler bugün, hangi kelimenin geçmişte hangi anlamda kullanıldığını ve o günden bugüne o kelimelerin anlam yolculuklarını asla bilemeyecektik. Bu bağlamda o dönem Türkçesiyle Kutadgu Bilig adıyla hacimli bir eser ortaya koyan Yusuf Has Hacib de aynı saygıyı ve alkışı hak ediyor. Silsile hâlinde, o günden bugüne kartopu gibi yuvarlana çoğala oluşagelen eserlerin yazarlarını da saygıyla ve alkışla yâd etmek gerekiyor. 

     

    Geçmişten geleceğe uzanan bu dolambaçlı yollar üzerinde güzel duraklardan olan eserleri incelemek, meşguliyeti ilim olan insana ayrı bir zevk ve haz verir. Bunun zaman ve metot açısından tersi de söz konusudur; halk arasında bugüne kadar yaşayıp gelmiş, asırların yok edici saldırılarına karşı direnmiş sözcüklerin varlığını tespit ile onların geçmişle var olan irtibatını, şekil ve anlam değişmelerini ele almak da oldukça heyecanlı bir iştir. Bunu kendimden de biliyorum; zira henüz kitaplaşma sürecine girmemiş, yayla köyü niteliğindeki köyümde kullanılan kelimeleri derleme işine girmişliğim söz konusu. Çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın geçtiği köyümde annemden, ailemden, çevremden duyduğum, bildiğim ama genel sözlükte hiç yer almayan veya farklı yönlerine yer verilmemiş sözcükleri bir araya toplama çalışması bu. Gün gelir de kitaplaşır inşallah.

     

    Güzel Türkçemize hizmet eden her eser alkışlanmaya değerdir. Hele, halk arasında yaşayanların geçmişle gelecek arasındaki iletişim ve etkileşimlerini ortaya koyan eserler ve onun yazarları alkışı daha çok hak ediyor. Çünkü onlar sayesinde o kelimelerin ve anlam dünyalarının varlığı, rengi tarihe kaydedilmekle onlar, yok olup gitmekten kurtarılmış oluyor.

    ***

    Yaklaşık üç sene önce tanıtımını yazdığım, Prof. Dr. Mustafa Sarı Hoca’nın “Babaannemden Yörük Sözleri” adlı çok kıymetli bir kitabı vardı. Mustafa Sarı, benzer tarzda kaleme aldığı deneme yazılarını bu kez, “Kaşgar’dan Toroslar’a Has Hacip’ten Yörüklere Sözcük Hikâyeleri” adıyla kitaplaştırarak bugünden geçmişe, sözcüklerin şekil ve anlam hikâyelerini araştırmış, onları okurların ilgisine sunmuş. Bu güzel çalışması için kendilerini içtenlikle tebrik ediyor, daha nice güzel eserlere imza atmasını diliyorum.

     

    Kitapta, yirmi ayrı deyim veya kelimenin anlam yolculuklarına eşlik eden yazıya yer verilmiş. Bunlardan bazılarının başlıklarını şöyle: “İçimde İğim Yok, Dışımda Çiğim Yok, Çöz, Çıkmış Kız Çığdan Dışarı, Yüzü Susuz, Yuyucu, Can Alıcı, Boğazınız Oñgsun, Yumuş, Yere Kuza Koymamak, Suyun Sesi, Türkçenin Gönül Gözünü Kim Açtı?, Tuz ve Ekmek Hakkı, Tuz Mu Daha Güzeldir, Kadın Mı?, Yoğurdu Yumruğu ile Yemek, Alnımın Teri, Tırnağımın Kanı, Bir Sözcüğün Ölümüne Tanıklık Etmek, Dong Yürek’ten Dong Yağ’a, Etin Alaganlısı, Yiğidin Deliganlısı

     

    Yazar, kitabına aldığı ilk yazısında ses bakımından da birbirini çağrıştıran iki kelime ile yörükler arasında yaşayan bir sözden hareketle “iğ” ve “çiğ” üzerinde durarak o kelimelerin anlam seyirlerini ele alır. “İçimde iğim yok, dışımda çiğim yok.” şeklindeki kalıp sözü nenesinin çok kullandığını ve sözün “İçimde kıskaçlık, haset, açgözlülük ya da kötü niyetli gibi herhangi bir iğ (hastalık) yok, dışımda da size ‘çiğ’ gelebilecek yanlış ve yakışıksız bir tavır ve hareket yok.” anlamına geldiğini belirtir ve sözün yereldeki anlamını vererek bu yazısının temelini atar. Daha sonra bu iki kelimenin, Kaşgarlı Mahmut’un Divânü Lügâti’t-Türk’ünden günümüze kadar hazırlanmış sözlüklerde, sözlerde, deyim ve eserlerde nasıl ve hangi anlamda kullanıldığını örnekler vererek anlam soframızı zenginleştirir.

     

    Sofra demişken hem midemizi hem zihnimizi, idraklerimizi ilgilendiren “kokoreç” ve “çöz” kelimelerinin izini sürer. Kokorecin Rum kültüründeki karşılığını hayretle kaydeder ve yörük kültüründe olması gereken keçi koyun bağırsağının kullanıldığı yemekler üzerinde durur. Bunu yaparken alan taraması diyebileceğimiz, geçmişten bugüne veya bugünden geçmişe türlü sözlük ve lügatlerden yararlanır. 

     

    Okura da ilginç geleceğini düşündüğüm, Kaşgarlı Mahmut’un Divan’ındaki kayıtlara göre bağırsaktan yapılmış yiyecekler arasında “soktu” ve “soğut” olmak üzere iki ayrı yemekten bahseder. İlki “karaciğer, et ve baharat karışımının bağırsağa doldurulup pişirilmesi” iken ikincisi “et, pirinç ve baharat karşımı ile bağırsağın doldurulup pişirilmesi” ile hazırlanan yemektir. Bundan başka “yörgemeç”ten bahsedilir: “Yörgemeç: İşkembe ve bağırsak incecik kıyılır, bağırsak içine konur, kızartılarak yahut pişirilerek yenir.” Devamında da Farsça kökenli bir yemek adı olan “bumbar” kelimesinin yerine nenesinin “çöz” kelimesini kullandığını, yörüklerin de kalın bağırsak için bu kelimeyi kullandıklarını da hatırlatır Sarı Hoca. Artık, kokoreç yerine “çöz kebabı” diyelim…

     

    Kitapta yer alan yazılarda geçen bazı kelimeleri, anlamlarıyla verdikten sonra okurlarımızın diğer kelimelerle buluşmaları için bu kitaptan mutlaka temin etmelerini salık veririm. 

     

    Kitaba alınan yazıda, “Çığ” kelimesi, TDK’nin Güncel Türkçe Sözlük’te iki farklı anlamıyla yer aldığı belirtilmiş: 1.İsim. Dağın bir noktasından kopup yuvarlanan ve yuvarlandıkça büyüyen kar kümesi. 2.İsim, halk ağzında. Bölme veya paravan.

     

    “Çıg” kelimesinin, Divânu Lügâti’t-Türk’te “Göçebelerin sele sazından (çığ otundan) yaptıkları çadır örtüsüdür. Bu, kamıştan daha ince ve daha yumuşaktır.” şeklinde açıklamasıyla kayıtlı olduğunu öğreniyoruz. Yine aynı kelimenin “Bir Türk arşını”, “Arap arşınının üçte ikisi kadar” ve “Göçebeleri[n] bununla bez ölçtükleri”ni öğreniyoruz. Kelimeye, ben de bir katkı sunayım ki Denizli Acıpayam-Aliveren’de “çığ” kelimesini “yer elması adı verilen bitkinin gövde saplarının iple birleştirilmesinden oluşan yer yaygısı”na denir ve onun üzerine sacda pişirilen ekmekler onun üzerine serilerek soğumaya bırakılır.

     

    Tuz ve ekmek hakkı” üzerine belki de çok yazılar okumuşsunuzdur. Konu, değişik mahfillerde ele alınmış olabilir. Kelimelerin deyim olarak Türkçede çok eski zamanlardan beri kullanıldığını belirtelim. Bu sözün, Kutadgu Bilig’de on yedi defa geçtiği ama Kaşgarlı Mahmut’un Divan’ında hiç geçmediği bildirilmektedir. Keza, deyimin bugün olduğu gibi o dönemde de “Kendine yapılan iyiliğin kadir kıymetini bilme, vefalı olma, nankör olmama” anlamında kullanıldığı da not düşülmüş. Şu beyit Kutadgu Bilig’den: 

    tuz etmek hakını küdezip eren

    yetürmiş kişike yuluglar başın” 

    yani “İnsan olanlar tuz ekmek hakkını gözeterek bunu verene canlarını feda ederler.”

     

    Kitapta anlatılanların hepsinden burada bahsetmeye imkân yok. Daha, onlarca kelimenin vesilesiyle anlam yoluğuna çıkmak ve bilmediğiniz kelimelerle karşılaşma şenliğine katılmak isterseniz Mustafa Sarı Hoca’nın Ötüken yayınları arasında çıkan, “deneme”lerden oluşan bu kıymetli eserini alıp okumanızı tavsiye ederim. 

Kar360.com Kayseri-Trkiye ve Dnya gndemini takip edebileceiniz, nteraktif bir haber sitesidir. Yazlm ve Tasarm hizmeti www.tahamedya.com tarafndan yaplmtr.