|   | 
  • Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku. Yoksa hayvan ve câmid hükmünde insan olmak ihtimali var.” (Otuz Üçüncü Söz)

    Ey, hayvan veya birer cansız varlık durumuna düşmek istemeyeceklerinden emin bulunduğum kardeşlerim! Kendimizi okumamızın, ama tabi bunun yanı sıra kâinat kitabını ve Semâvî Kitap’ı okumamızın önemini vurgulayan bu sözü iyi anlamaya çalışalım. Gereğini yapalım. Özellikle de kendimizi doğru bir şekilde okumayı ihmal etmeyelim. Yoksa sureten insan görünsek de hayvan ve taş toprak derekesine düşme ihtimâliyle karşı karşıyayız. Koca Yunus’un da dediği gibi; “İlim, ilim bilmektir. / İlim, kendin bilmektir. / Sen kendini bilmezsin, / Bu nice okumaktır!

    Okumamız gereken (üçünü de aynı kalemin yazdığı) bu kitaplar, hem birbirinin tamamlayıcısıdır hem de birbirinin açıklayıcısıdır. Ve yani kendimizi okumak, diğer iki kitabı da anlayabilmemizin bir şartıdır. Çekici doğru anlamak için çiviyi, çiviyi doğru anlamak için çekici doğru okuyabilmek gerekir. Civatayı bilmeden somun, somunu bilmeden civata, lâyıkıyla anlaşılamaz. Okumamız önemlidir, şayet hayvan ve cansız hükmünde birer varlık olmak istemiyorsak. Kendimizi doğru okumakla, kim olduğumuzu, niçin var edildiğimizi ve görevlerimizin neler olduğunu doğru bir biçimde anlarız. Doğru okumak, Yaratan’ı bütün isim ve sıfatlarıyla tanımamızı ve bizden ne istediğini öğrenmemizi sağlar.

    Allah, nice isim ve sıfatın mutlak sahibidir. O’nun bütün isim ve sıfatları ayrı ayrı önemlidir, hepsini dikkatlice ve doğru olarak okuyup anlamak, kul olmanın gereği ve şartıdır. Allah’ın isimlerinin içinde RABB’ÜL ÂLEMÎN, özel bir önem taşımaktadır. Kendimizi dikkatlice okumamız, O’nun bu ismini doğru anlayabilme yolunda da bize ışık tutar. Kendimizi okumak suretiyle, Yüce Allah’ın koyduğu emir ve yasakları enine boyuna analiz etmek suretiyle, Rabb isminin anlamı ve önemi daha iyi kavranabilir.

    Evet, Rabb ismi Yaratıcımız’ın en önemli, dikkat çekici isimlerinden biridir. Bu kelime, Arapça “terbiye, mürebbî, mürebbiye” kelimelerinin müştakıdır. Terbiye’nin en doğru, en mutlak ve en güzel şeklini Allah’ın rububiyetinde bulabiliriz. “Otur.” der, oturulur. “Kalk.” der, kalkılır.  “Doğ.” der, doğulur. “Bat.” der, batılır. “Es.” der, esilir. “Yağ.” der, yağılır. “Yeme.” der, yenilmez. “Ye.” der, yenilir. Güneşler, yıldızlar, atomlar, elektronlar, hücreler, dokular, arslanlar, yılanlar, dağlar, dereler, melekler, cinler... bütün kâinat, O’nun rububuyetiyle ayakta ve düzende durur. Yani aslında Allah’a bu isminden dolayı özel şükürler etmeliyiz. Öyle ya, şayet Allah, Rabbül âlemîn olmasaydı, her şey, herkes, başına buyruk olacak, kâinat ânında helâk olacaktı. En azından, biz insanlar, aşamayacağımız bir keşmekeşle, üstesinden gelemeyeceğimiz zorluklarla perişan bir hayat sürdürecektik. Binlerce şükür ki O, kâinatın hâlıkı ve mâliki olduğu gibi aynı zamanda rabbidir, yani terbiyecisidir de.

    İnsan(lar)ı belli bir amaç için yetiştirmeye eğitim (terbiye) adı veriliyor. Gündelik anlamıyla “eğitim”in (terbiyenin) iki ucundan birincisinde “(eğitici) insan”ın yer aldığını düşünmek durumundayız. Diğer ucunda ise, konumuz hayvanlar olmadığına göre, “başka bir insan veya bir insan topluluğu” bulunmaktadır. Şu hâlde eğitimde, eğitilen ve eğiten olmak üzere iki unsur söz konusudur. Bunlardan eğiten’in (bazısı evrensel, bazısı kendisine özgü) çeşitli yöntemler kullanacağı açıkça ortadadır.

    Peki terbiyede (eğitimde) amaç nedir? Bir sürü ara amaç sayılabilir ama benim kanaatimce, eğitimle ilgili herkesin nihaî ve asıl amacı, mutluluktur (saadet). Çünkü bütün ara amaçların, bireyi ve toplumu götüreceği son nokta mutluluktur. Bireyin ve toplumun mutluluğu. Amaçlanan mutluluk, inanca bağlı olarak, ya bu dünyaya veya her iki dünyaya (saadet-i dareyn) yöneliktir. Mutlu toplumun oluşması için, mutluluğu isteyen ve ona saygı duyan bireylerin yetiştirilmesi gerekir. Demek ki toplumun ve onu oluşturan bireylerin mutluluğu için, eğitim (terbiye) bir olmazsa olmazdır.

    Terbiyede, terbiye biçimine göre, eğiticinin tercihine göre, eğitilenin yaşına, cinsiyetine, zekâsına, yeteneğine, niyetine göre değişik araç ve gereçler kullanılabilir.

    Doğal olarak, terbiyede ilke ve yöntemler de değişkendir, tercihe bağlıdır. İlkeler ve yöntemler, çoğu zaman toplum yapısına, geleneklere, dünya görüşlerine, yönetici güce ve benzeri etkenlere göre biçimlenir; ülkeden ülkeye, yöreden yöreye, kültürden kültüre, çağdan çağa farklılıklar gösterir. Terbiyecinin bilgi ve beceri düzeyine, tecrübesine, gücüne bağlı olarak kullanılan yöntemlerin değişeceği de açıkça ortadadır. Ancak siz de biliyorsunuz; terbiyede yöntemler, genellikle tek başlarına değil de birbirlerini bütünleyecek şekilde beraberce uygulanılırlar.

    EĞİTİCİNİN (TERBİYECİNİN) NİTELİKLERİ, YETKİ VE SORUMLULUKLARI konusuna gelindiğinde ise... İşte bu konuya gelindiğinde, bakışımızı başka bir yöne, başka bir açıya çevirmeyi teklif ediyorum:

    Yukarıda anlattıklarımız, terbiye konusunun hep insanca, beşerî boyutuydu. Pekiyi, mutlak terbiyecinin Rabbül Âlemîn olduğunu düşünürsek... Yani? ALLAH EN BÜYÜK VE EN GERÇEK TERBİYECİDİR (EĞİTİCİDİR). Terbiyesi, bizim bildiğimiz, kotarabileceğimiz türden bir terbiye değildir. Terbiyeciliği, yaratıcılığıyla, ilmiyle, kudretiyle, rahmetiyle, gadabıyla ve diğer isimleriyle, sıfatlarıyla iç içedir. Ve yalnızca insanın değil; meleğin, cinin, güneşin, atomun, bütün kâinatın, bütün mevcudâtın terbiyecisidir. O, RABBÜL ÂLEMÎN’DİR. RABB’DIR, BÜTÜN HER ŞEYİ RUBUBİYETİYLE KUŞATMIŞ, TERBİYE ETMEKTEDİR. O nasıl öğrettiyse kuş öyle uçar. O nasıl öğrettiyse balık öyle yüzer. O nasıl öğrettiyse güneş öyle doğar. O nasıl öğrettiyse yaşam öyle sürer. Ve O nasıl murat etmişse öyle terbiye eder. Şayet ALLAH’IN AHLÂKIYLA AHLÂKLANINIZ düsturunu kılavuz alacaksak, Allah’ın terbiye adına, rububiyet adına vazettiği uygulamaları, emir ve yasakları, yani Rabb isminin anlam ve muktezasını iyi araştırmak, öğrenmek mecburiyetindeyiz.

    Rububiyet, bizim anladığımız terbiyecilikten elbette farklıdır. Allah’ın, terbiyeciliğinin hemen yanı sıra uluhiyet başta olmak üzere diğer isim ve sıfatları da hâzır ve nâzırdır. Ve O’NUN RUBUBİYETİNE KARŞILIK BİZİM DURUMUMUZ İSE, UBUDİYETTİR, KULLUKTUR. Böyle bir Öğretmen’e böylesi bir öğrencilik, böyle bir Sultan’a böylesi bir kulluk ile karşılık vermekten daha kârlı, daha lezzetli bir şey de yoktur. Evet, madem mutlak ve en güzel terbiyeci O’dur, terbiye adına koyduğu emir ve yasaklar da mutlaka sayısız güzellik ve hikmetler taşımaktadır. İşte bunlardan biri de “Ramazan orucu”dur. Oruç, Allah gibi bir terbiyecinin en güzel, en harika terbiye araçlarından biridir. Oruç emrine uyulmasıyla da O’nun rububiyeti en yakışan karşılığı görmüş olur. Bundan eğitimcilerin, pedagogların, psikologların, sosyologların, yöneticilerin ve hepimizin alacağımız çok önemli dersler vardır; çok derinlemesine incelenmelidir. Konuyla ilgili en özel incelemelerden birini, Bediüzzaman Said Nursi’nin RAMAZAN RİSALESİ’nde buluyoruz. Sonraki yazılarımda konuyu bu açıdan ele almayı düşünüyorum inşallah. (Şimdilik) vesselâm.

Kar360.com Kayseri-Türkiye ve Dünya gündemini takip edebileceğiniz, İnteraktif bir haber sitesidir. Yazılım ve Tasarım hizmeti www.tahamedya.com tarafından yapılmıştır.